Sadece O Beni Anlıyor: Bir İstanbul Hikayesi

— Ne pişiriyorsun yine sabah sabah? — diye homurdandı annem, mutfağın kapısında belirdiğinde. Elimdeki tepsiyi fırına sürerken, göz ucuyla ona baktım.

— Pamuk için mama hazırlıyorum, dedim. O bugün biraz keyifsizdi. Belki tavuklu ve yulaflı mamam moralini düzeltir.

Annemin yüzü bir an için buruştu, sonra gözlerini devirdi. — Kediye mi yemek yapıyorsun? Kendi karnını doyurduğun yok, bir de hayvanın keyfiyle uğraşıyorsun.

İçimde bir şeyler kırıldı. Yine anlamamıştı. Yine görmemişti beni. Pamuk, mutfağın köşesinde kuyruğunu sallayarak bana bakıyordu. Sanki o an sadece o beni anlıyordu.

Çocukluğumdan beri hep böyleydi. Babam bizi terk ettiğinde, annemle baş başa kalmıştık. O gün bugündür, annem hayata karşı bir duvar ördü; ben ise o duvarın ardında, kendi küçük dünyamda yalnız büyüdüm. Okulda arkadaşlarım olmadı, mahallede çocuklar bana “garip kız” dediler. Ama Pamuk… O hep yanımdaydı.

Bir gün okuldan eve döndüğümde, Pamuk’u sokakta bulmuştum. Minicik, bembeyaz bir yavruydu. Eve getirdiğimde annem önce karşı çıkmıştı:

— Evde zaten zor geçiniyoruz, bir de kedi mi bakacağız?

Ama ben ağlayınca, pes etmişti. O günden sonra Pamuk benim sırdaşım oldu. Anneme anlatamadığım her şeyi ona anlattım. Babamı özlediğimde, geceleri ağladığımda, Pamuk sessizce yanıma sokulurdu.

Şimdi ise yirmi yaşındayım ve hâlâ aynı evde, aynı yalnızlıkla yaşıyorum. Üniversiteyi kazanamadım; annem her fırsatta yüzüme vuruyor:

— Senin yaşındaki kızlar işe giriyor, evleniyor! Sen hâlâ kedinle uğraşıyorsun!

Ama bilmez ki, dışarıda beni bekleyen bir hayat yok. İş görüşmelerinde yüzüme bakıp “Deneyimin yok” diyorlar. Mahalledeki komşular ise arkamdan fısıldaşıyor:

— Annesiyle yaşıyor hâlâ… Bir garip bu kız.

O sabah mutfakta annemle tartışmamız büyüdü.

— Yeter artık! — diye bağırdı annem. — Şu kediyi de al git bu evden! Bıktım senin bu halinden!

Bir an nefesim kesildi. Pamuk korkuyla koltuğun altına kaçtı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece sessizce odama çekildim.

O gece boyunca uyuyamadım. Annemin sözleri beynimde yankılandı: “Şu kediyi de al git bu evden!” Nereye gidebilirdim ki? İstanbul’da kiralar ateş pahasıydı; işim yoktu, param yoktu. Ama Pamuk’u bırakmak da istemiyordum.

Sabah olunca annem işe gitti. Ben ise Pamuk’u kucağıma aldım, pencerenin önüne oturdum. Dışarıda martılar bağırıyor, sokakta çocuklar oynuyordu. İçimde tarifsiz bir boşluk vardı.

Telefonum çaldı; arayan Zeynep’ti, lise yıllarından tek arkadaşımdı.

— Nasılsın Elif? Sesin kötü geliyor.

Bir anda her şeyi anlattım ona; annemle kavga ettiğimizi, kendimi ne kadar yalnız hissettiğimi…

— Gel bana birkaç gün kal istersen, dedi Zeynep. Hem kafan dağılır.

Ama nasıl gidebilirdim? Annem kızardı, Pamuk’u bırakmak istemezdim.

O akşam annem eve geldiğinde sessizdi. Yemek masasında oturduk; o televizyona bakıyordu, ben tabağımla oynuyordum.

Birden gözleri doldu annemin; ilk defa onu böyle gördüm.

— Ben de yalnızım Elif, dedi kısık sesle. Baban gittikten sonra ben de kimseye güvenemedim. Belki de sana çok yüklendim…

O an içimdeki buzlar biraz eridi. Annemin de kırgın olduğunu ilk defa fark ettim.

Ama yine de aramızdaki mesafe kapanmadı. O gece Pamuk yanıma kıvrıldı; tüylerini okşarken ona fısıldadım:

— Sadece sen beni anlıyorsun Pamuk… Keşke insanlar da senin gibi olabilseydi.

Günler böyle geçti; annemle konuşmalarımız kısa ve mesafeli oldu. Bir gün iş ararken bir ilan gördüm: “Hayvan barınağında gönüllü aranıyor.” Hemen başvurdum; ertesi gün görüşmeye çağırdılar.

Barınağa gittiğimde onlarca kedi ve köpek vardı; hepsi sevgiye muhtaçtı. Oradaki görevli Ayşe Hanım bana gülümsedi:

— Hayvanları seviyorsun belli ki… Onlar da seni seveceklerdir.

İlk defa kendimi bir yere ait hissettim orada. Barınaktaki hayvanlarla ilgilenirken içimdeki yalnızlık biraz olsun azaldı.

Eve döndüğümde anneme anlattım:

— Barınakta gönüllü oldum anne! Belki ileride orada işe de alınırım…

Annem önce sessiz kaldı, sonra başını salladı:

— En azından dışarı çıkıyorsun artık… Belki iyi gelir sana.

O günden sonra hayatım biraz değişti; barınakta geçirdiğim zaman bana umut verdi. Oradaki hayvanların sevgisiyle iyileştim; Pamuk’la aramdaki bağ daha da güçlendi.

Ama annemle aramızdaki uçurum hâlâ tam kapanmadı. Bazen ona bakınca, onun da kendi yalnızlığında kaybolduğunu görüyorum.

Şimdi geceleri Pamuk’u yanıma alıp pencereden İstanbul’un ışıklarına bakıyorum ve düşünüyorum: Gerçekten anlaşılmak bu kadar zor mu? İnsanlar neden birbirine bu kadar uzak?

Belki de asıl mesele, birbirimizi dinlemeyi hiç öğrenememiş olmamızdır… Sizce de öyle değil mi?