Kış Parkında Bir Hayat: Elif’in Sessiz Çığlığı
“Anne, neden hep susuyorsun? Neden hiçbir şey anlatmıyorsun bana?”
Kızım Derya’nın sesi, karla kaplı parkta yankılandı. Elimde torunum Defne’nin minik eldivenleri, gözlerim dolu dolu ona baktım. O an, içimde yıllardır biriktirdiğim kelimeler boğazıma düğümlendi. Kışın ortasında, Ankara’nın gri sabahında, parkın ortasında donmuş bir göletin kenarında, hayatımın en ağır yükünü taşıyordum.
Defne, bebek arabasında mışıl mışıl uyuyordu. Üzerine örttüğüm yün battaniyeyi düzelttim. Derya ise ellerini cebine sokmuş, yüzüme öfkeyle bakıyordu. “Babaannem bana her şeyi anlatırdı. Sen neden anlatmıyorsun? Benimle neden yakın değilsin?” dedi tekrar. İçimden bir fırtına koptu ama dışarıya sadece sessiz bir nefes döküldü.
Küçükken annem bana hep şunu söylerdi: “Elif, kadınlar susarsa evde huzur olur.” Ben de sustum. Babamın öfkesi, annemin gözyaşları arasında büyüdüm. Evlendiğimde de sustum; kocamın işsizliği, borçları, kayınvalidemin laf sokmaları… Her şeye sessiz kaldım. Sanki konuşursam her şey daha kötü olacakmış gibi.
Ama şimdi, kızım karşımda dikilmiş, benden bir cevap bekliyordu. Oysa ben ona nasıl anlatabilirdim ki? Nasıl anlatılır bir kadının yalnızlığı? Nasıl anlatılır gece yarısı uyanıp gizlice ağlamak? Ya da evin içinde görünmez olmak?
Birden geçmişten bir sahne gözümün önüne geldi: Derya ilkokuldayken, okuldan ağlayarak gelmişti. Saçını çeken çocukları anlatmıştı bana. O gün ona sarılıp “Geçecek kızım” demiştim sadece. Oysa içimden geçenleri anlatamamıştım; çünkü ben de çocukken aynı acıyı yaşamıştım ve annem de bana “Geçecek” demişti.
Derya’nın sesiyle kendime geldim: “Anne, bak Defne büyüyor. Ona da böyle mi olacaksın? Hiçbir şey anlatmayacak mısın?”
Gözlerim doldu. “Kızım…” dedim titrek bir sesle. “Ben… Ben bilmiyorum nasıl anlatılır.”
Derya başını iki yana salladı. “Seninle konuşmak imkânsız! Hep duvar gibisin!” dedi ve banktan kalkıp uzaklaştı. Defne’nin yanına eğildim, minik ellerini tuttum. İçimdeki suçluluk duygusu beni boğuyordu.
O an parkta yürüyen başka anneler dikkatimi çekti. Kimisi çocuklarına bağırıyor, kimisi sessizce yanlarında yürüyorlardı. Hepsinin yüzünde yorgunluk vardı. Acaba onlar da benim gibi miydi? İçlerinde fırtınalar koparken dışarıya sadece sessizlik mi dökülüyordu?
Birden telefonum çaldı. Arayan annemdi. Açmaya elim gitmedi. Onunla konuşmak demek yine geçmişin yaralarını kanatmak demekti. Annem hâlâ aynıydı; hâlâ susmamı isterdi.
Defne hafifçe kıpırdadı. Yanağına bir öpücük kondurdum. “Büyüyünce bana kırılır mısın?” diye fısıldadım ona. “Ben de annem gibi suskun mu olacağım?”
Biraz sonra Derya geri döndü. Gözleri kızarmıştı ama sesi daha yumuşaktı: “Anne… Ben de bazen korkuyorum Defne’ye yetememekten.”
O an içimde bir şey kırıldı. Kızımı kollarıma aldım, ilk defa ona sarıldım yıllar sonra. “Ben de korkuyorum kızım,” dedim gözyaşlarımla birlikte. “Ama birlikte öğrenebiliriz belki… Susmamayı.”
Parkta kar yağmaya başladı yeniden. Her tanesi sanki içimdeki buzları eritiyordu. Derya başını omzuma koydu, Defne ise uykusunda gülümsedi.
O gün parkta üç kuşak kadın, ilk defa birbirimize dokunabildik. Belki de suskunluğun zincirini kırmak için bir adım atmıştık.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç annenize ya da kızınıza anlatamadığınız şeyler için pişman oldunuz mu? Suskunluk bazen korur mu yoksa daha çok mu yaralar?