Kapıyı Sonsuza Dek Kapattığım Gün
“Anne, aç şu kapıyı! Anne, yalvarıyorum sana!”
Oğlum Emir’in yumrukları, apartman kapısında yankılanıyordu. Saat gece yarısını geçmişti; apartmanın ışıkları bir bir yanmaya başlamıştı. Komşuların meraklı bakışlarını, kapının ardından hissetmek mümkündü. Ama ben, sırtımı kapıya dönmüş, elimdeki soğumuş çayı sımsıkı tutuyordum. Ellerim titriyordu. İçimdeki fırtına, Emir’in sesinden daha gürültülüydü.
“Anne, biliyorum evdesin! Araban burada! Lütfen aç!”
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Oğlumun sesinde öyle bir çaresizlik vardı ki, insanın kalbini paramparça ederdi. Ama ben… Ben artık dayanamıyordum. Yıllardır taşıdığım yükler, suskunluklar, görmezden gelinen acılar… Hepsi bir anda üzerime çökmüştü. O gece, hayatımın en zor kararını verdim: Kapıyı açmadım.
Her şey bundan yıllar önce başlamıştı. Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğup büyüdüm. Babam sert bir adamdı; annem ise sessiz, boyun eğen bir kadın. Evimizde sevgi kelimesi hiç kullanılmazdı. Babamın öfkesi, annemin suskunluğuna karışırdı. Ben ise hep arada kalırdım. “Kız kısmı laf dinler,” derdi babam. “Kız kısmı başını eğmeli.”
Liseyi zar zor bitirdim. Üniversite hayalim vardı ama babam izin vermedi. “Kız başına şehirde ne işin var?” dedi. O gün içimde bir şeyler öldü. Hayallerimle birlikte ben de sustum.
Yirmi yaşımda, mahalleden tanıdık bir ailenin oğlu olan Selim’le evlendim. Herkes “Kısmetin açıkmış,” dedi. Düğünümüz kalabalık oldu ama ben o gün bile kendimi yalnız hissettim. Selim iyi bir adamdı ama sevgisini göstermeyi bilmezdi. Hayatımız; iş, ev, çocuk ve akşam haberlerinden ibaretti.
Emir doğduğunda içimde tarifsiz bir sevinç vardı. Onu kucağıma aldığımda, kendi annemin bana hiç sarılmadığını fark ettim. Emir’e sarıldım, onu öptüm, kokladım… Ama zamanla Selim’in ilgisizliği, ailemin bitmeyen beklentileri ve toplumun üzerime yüklediği roller arasında ezildim.
Selim’in işi bozulduğunda her şey daha da zorlaştı. Evde huzur kalmadı. Akşamları sessizce ağladığım çok oldu. Annemi aradığımda “Sabret kızım, evlilik böyledir,” dedi hep. Kimse beni duymadı.
Emir büyüdükçe aramızdaki bağ da zayıfladı. O da babasına çekmişti; duygularını içine atardı. Ergenliğinde bana karşı daha da uzaklaştı. Bir gün okuldan aradılar: Emir kavga etmişti. Müdür odasında gözleri dolu dolu bana bakarken “Anne, neden hep yalnızım?” diye sordu. O an içimdeki suçluluk duygusu büyüdü.
Yıllar geçti, Selim’le aramızdaki mesafe uçuruma dönüştü. Birbirimize yabancılaştık; aynı evde iki yabancı gibi yaşadık. Emir üniversiteye gittiğinde evde tek başıma kaldım. Oğlumun odasına girip saatlerce ağladığım geceler oldu.
Bir gün Selim eve geç geldi; sarhoştu. İlk defa bana bağırdı, hakaret etti. O gece karar verdim: Artık bu evde mutsuz olmayacaktım. Sabah Selim’e boşanmak istediğimi söyledim. Şaşırdı, öfkelendi ama sonunda kabul etti.
Boşandıktan sonra herkes bana sırt çevirdi. Annem “Elalem ne der?” diye ağladı. Babam telefonlarıma çıkmadı bile. Komşular fısıldaştı: “Kadın başına nasıl yaşayacak?”
Ama ben ilk defa özgürdüm… Sandım.
Emir bu kararıma çok kızdı. “Bizi dağıttın anne!” dedi defalarca. Onu ikna etmeye çalıştım ama dinlemedi. Aramızdaki mesafe daha da büyüdü.
Bir gün Emir eve geldi; yüzünde öfke vardı.
“Senin yüzünden hiçbir şeye inancım kalmadı!” diye bağırdı.
“Emir, oğlum… Ben de insanım! Ben de yoruldum!” dedim gözyaşları içinde.
Ama o beni duymadı; kapıyı çarpıp gitti.
O günden sonra aylarca görüşmedik. Her gece telefonuma bakıp mesaj bekledim ama aramadı.
Ve o gece…
Saat gece yarısıydı; kapıda Emir’in sesi yankılanıyordu.
“Anne! Aç şu kapıyı!”
Ama ben… Ben artık tükenmiştim. Yıllarca herkes için yaşamıştım; ilk defa kendim için bir şey yapmak istedim.
O gece kapıyı açmadım.
Sabah olduğunda Emir gitmişti. Kapının önünde bıraktığı notu buldum:
“Beni de terk ettin anne.”
O notu yıllardır saklıyorum.
Şimdi her sabah pencerenin önünde oturup Emir’i bekliyorum. Belki bir gün gelir diye…
Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getiriyor ki, ne yapsan yanlış oluyor.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne kendi mutluluğu için oğlunu kapının dışında bırakabilir mi? Yoksa hep başkaları için mi yaşamalıyız?