Bir Çelenk, Bir Sır ve Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Kayınvalidemle Savaşım
“Bu ne demek şimdi?” diye bağırdım, elimdeki siyah kurdeleli çelengi yere fırlatırken. Gözlerim dolmuştu, ellerim titriyordu. Kapının önünde, kartonsu bir kutunun içinde, adımın yazılı olduğu bir cenaze çelengi duruyordu. Üzerinde sadece “Elif” yazıyordu; ne bir not, ne bir imza. Sadece soğuk, karanlık bir mesaj. O an içimde bir şeyler koptu.
Kocam Murat ise, sanki bu sıradan bir posta zarfıymış gibi omuz silkti: “Abartıyorsun Elif. Belki yanlış adrese geldi.”
Ama ben biliyordum. Yanlışlık değildi bu. O çelengin bana gönderildiğinden emindim. Çünkü son haftalarda evdeki hava ağırlaşmış, özellikle kayınvalidem Nermin Hanım’ın bana olan bakışları daha da sertleşmişti. Her fırsatta laf sokuyor, oğlunun yanında beni küçük düşürmeye çalışıyordu. Birkaç gün önce mutfakta bana şöyle demişti: “Senin gibi gelin yüzünden oğlumun hayatı mahvoldu.”
O gece uyuyamadım. Çelengin kokusu hâlâ burnumdaydı. Sabah olduğunda Murat işe gitti, ben ise mutfağa inip kahvaltı hazırlamaya başladım. Nermin Hanım çoktan uyanmıştı ve masada oturuyordu. Göz göze geldik. Yüzünde garip bir gülümseme vardı.
“Dün akşam kapımıza bir çelenk gelmiş,” dedim, sesim titreyerek.
“Öyle mi?” dedi, gözlerini kaçırarak. “Kim göndermiş ki acaba?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama üstünde benim adım yazıyordu.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra çayını yudumladı ve soğuk bir sesle ekledi: “İnsan bazen kendi yaptıklarının bedelini öder Elif.”
O an içimdeki korku büyüdü. Nermin Hanım’ın bana karşı olan öfkesi artık gizlenemez hale gelmişti. Murat’a anlatmaya çalıştım ama o hep aynı cevabı verdi: “Annem yaşlı, kafası karışık. Sen de çok hassassın.”
Ama ben hassas değildim; tehdit altındaydım.
Bir hafta boyunca evde adeta diken üstünde yaşadım. Nermin Hanım her hareketimi izliyor, mutfakta kullandığım bıçakları bile kontrol ediyordu. Bir gün marketten döndüğümde, odamda eşyalarımın yerinin değiştiğini fark ettim. Takılarımın kutusu açılmıştı. Murat’a yine anlattım; yine inanmadı.
Bir akşam yemek masasında Nermin Hanım aniden bana döndü:
“Senin annen de böyle miydi Elif? Kocasına sahip çıkamazdı.”
O anda sabrım taştı:
“Ben buraya huzur bulmaya geldim, savaşmaya değil!”
Murat sandalyesini itti, sinirli bir şekilde kalktı:
“Yeter artık! Anneme saygısızlık etme!”
O gece odama kapanıp ağladım. Annemi aradım, ama ona da her şeyi anlatamadım. Çünkü biliyordum ki, annem üzülürse ben daha çok yıkılırdım.
Geceleri uykum kaçıyor, kapının önünde biri var mı diye defalarca kontrol ediyordum. Bir sabah posta kutusunda isimsiz bir zarf buldum; içinde sadece siyah bir tül parçası vardı. Bu artık psikolojik bir savaşa dönüşmüştü.
Bir gün cesaretimi topladım ve Nermin Hanım’la yüzleşmeye karar verdim.
“Neden bana bunu yapıyorsun?” dedim gözlerinin içine bakarak.
Yüzüme küçümseyici bir bakış attı:
“Sen oğlumun hayatına girdin gireli ailemiz huzur yüzü görmedi. Benim oğlum sana layık değil!”
“Ben Murat’ı seviyorum,” dedim titreyen sesimle.
“O seni sevmiyor!” diye bağırdı birden.
O an Murat kapıdan içeri girdi ve bizi tartışırken gördü.
“Neler oluyor burada?” dedi öfkeyle.
Nermin Hanım hemen gözyaşlarına boğuldu:
“Beni bu evde istemiyorlar oğlum! Gelinin bana hakaret ediyor!”
Murat bana döndü:
“Elif, annemi üzmeye devam edersen bu evde barınamazsın!”
O an içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu. Eşyalarımı topladım ve annemin evine döndüm. Günlerce ağladım, kendimi suçladım. Ama sonra anladım ki; bazen insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, karşısındaki değişmek istemiyorsa hiçbir şey düzelmiyor.
Bir ay sonra Murat aradı:
“Dönmeni istiyorum,” dedi sessizce.
“Peki ya annen?” dedim.
Uzun bir sessizlik oldu.
“Belki de biraz ayrı kalmamız iyi olur,” dedi sonunda.
Şimdi kendi evimdeyim; huzurlu ama yaralı. Her gece o çelengin kokusu burnumda, Nermin Hanım’ın sözleri kulağımda yankılanıyor.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının kendi evinde huzur bulması neden bu kadar zor? Sizce ailede huzur için kim ne kadar fedakârlık yapmalı? Yoksa bazen gitmek mi en doğrusu?