Bir Odaya Sığmayan Hayatlar: Dayımın Evinde Bir Yaz
“Odan hazır değil mi hâlâ? Kaç kere söyledim, şu kitaplarını kaldır!” Dayım Halil’in sesi mutfaktan taşarken, elimdeki valizi yere bırakıp derin bir nefes aldım. Annemin vefatından sonra İstanbul’da tutunacak yerim kalmamıştı; babam zaten yıllardır Almanya’da, arayıp sormaz. Halil Dayı, annemin tek kardeşi, bana kapısını açtı ama her gün bu iyiliğin hesabını ödemek zorundaydım sanki.
Odaya girdiğimde, kuzenim Zeynep’in eşyaları hâlâ her yerdeydi. Raflarda eski defterler, yatağın üstünde peluş ayılar… “Zeynep’in odasıydı burası,” demişti yengem Ayşe abla, “Ama artık üniversitede, yurtta kalıyor. Sen de idare edersin.”
İlk gecem, Zeynep’in çocukluğundan kalma duvar çıkartmalarına bakarak geçti. Kafamda binbir düşünce: Annemin sesi kulaklarımda çınlıyor, ‘Güçlü ol, oğlum,’ diyor. Ama insan ne kadar güçlü olabilir ki? On sekiz yaşında, cebinde üç kuruşla, başka bir şehirde…
Sabah erkenden kalktım; Halil Dayı çoktan işe gitmişti. Ayşe abla mutfakta çay koyuyordu. “Kahvaltı hazır,” dedi kısa bir bakışla. Masada sessizlik. Sadece küçük kuzenim Efe’nin çizgi film sesi arka planda. “Okul işini ne yaptın?” diye sordu Ayşe abla. “Kayıt için belgeleri hazırladım,” dedim. “Ama harç parası…” Cümlemi tamamlayamadım. Yengem gözlerini kaçırdı. “Dayınla konuşursun.”
O gün, evdeki yabancılığımı iliklerime kadar hissettim. Herkesin bir rutini vardı; ben ise fazlalık gibiydim. Akşam Halil Dayı geldiğinde, sofrada yine gerginlik vardı. “Bak Rıza,” dedi bana, “Burada kalıyorsun ama herkesin bir sorumluluğu var. Evin işlerine yardım edeceksin, Efe’yle ilgileneceksin. Bir de şu odanı toparla artık.”
İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Annem olsa ne derdi? ‘Kendini ezdirme,’ derdi belki de. Ama burada sesimi çıkarırsam, kapının önüne konmaktan korkuyorum.
Geceleri uyuyamıyorum. Zeynep’in eski günlüğünü buldum bir gece; sayfalarını karıştırırken onun da bu evde ne kadar sıkıldığını, annesiyle kavga ettiğini okudum. Demek ki herkesin kendi savaşı var bu evde.
Bir sabah Efe’yi okula ben götürdüm. Yolda bana sarıldı: “Sen bizimle kalınca çok sevindim,” dedi. O an içimde bir sıcaklık hissettim; belki de bu evde bana da yer vardır.
Ama işler kolay değildi. Harç parasını bulmak için gündelik işlere başladım: Bakkalda kasiyerlik, akşamları paketçilik… Eve geç gelince Halil Dayı homurdanıyor: “Bu saatte neredesin? Evin işini kim yapacak?”
Bir akşam yorgun argın eve döndüğümde, Zeynep gelmişti. Salonda oturuyordu; saçlarını boyatmış, bambaşka biri olmuştu. “Hoş geldin,” dedim çekingen bir sesle. Bana baktı: “Sen de mi buradasın hâlâ?” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
O gece Zeynep’le uzun uzun konuştuk. O da bu evden kaçmak istemiş yıllarca; şimdi yurtta kalıyor ama hâlâ huzursuz. “Aile olmak zor iş,” dedi bana, “Ama bazen başka çaren yok.”
Bir gün Halil Dayı işten kovuldu. Evde hava buz gibi oldu; Ayşe abla ağlıyor, Efe korkmuş köşede oturuyor. Ben ise kendimi suçlu hissettim; sanki fazlalığım yüzünden her şey daha da kötüleşmişti.
O hafta boyunca evde kimse kimseyle konuşmadı. Ben yine gündelik işlere koştum; harç paramı biriktirdim ama eve katkıda bulunmak için de para bıraktım masanın üstüne. Halil Dayı parayı görünce sinirlendi: “Sen mi bakacaksın bize şimdi? Erkekliğe sığar mı bu?”
İlk defa sesimi yükselttim: “Ben de bu ailenin bir ferdiyim! Herkes elinden geleni yapıyor!”
O an Halil Dayı sustu; gözlerinde hem öfke hem de bir kırgınlık vardı. Sonra başını eğdi: “Haklısın,” dedi kısık sesle.
O yaz boyunca evdeki herkes değişti biraz. Ayşe abla daha yumuşak oldu bana karşı; Efe her sabah bana sarılmadan okula gitmez oldu. Zeynep’le aramızda tuhaf bir dostluk gelişti.
Ama en çok ben değiştim galiba. Annemin yokluğunu hâlâ hissediyorum ama artık biliyorum ki insan bazen en dar odalarda bile kendine yer açabiliyor.
Şimdi üniversiteye başlamak üzereyim; odam hâlâ Zeynep’in eski çıkartmalarıyla dolu ama artık o çıkartmalara başka gözle bakıyorum.
Bazen düşünüyorum: Bir aileyi aile yapan nedir? Kan bağı mı, yoksa birlikte çekilen acılar mı? Sizce hangisi daha ağır basar?