Tez Ziyareti: Bir Daha Asla!

“Yeter artık Şengül Hanım! Benim çocuklarım aç kaldı burada!” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. O an mutfakta, eski tahta masanın başında, ellerim titreyerek tuttuğum çay bardağını neredeyse düşürüyordum. Eşim Mehmet şaşkınlıkla bana bakarken, kayınvalidem Şengül Hanım’ın yüzünde o tanıdık, küçümseyici gülümseme belirdi.

Her şey, Mehmet’in “Bu yaz çocuklarla anneme gidelim, köy havası iyi gelir,” demesiyle başladı. İstanbul’un gürültüsünden kaçıp biraz huzur bulmak istiyordum. Ama daha ilk günden anladım ki bu ziyaret, huzurdan çok uzak olacaktı.

Köye vardığımızda Şengül Hanım kapıda bizi bekliyordu. “Hoş geldiniz, bakın size neler hazırladım!” dedi. Sofrada türlü türlü yemekler vardı: kuzu kelle paça, işkembe çorbası, acılı biber turşusu… Çocuklar masaya oturur oturmaz burunlarını kıvırdı. “Anne, ben bunu yiyemem,” dedi küçük kızım Elif. Oğlum Kerem ise tabağına dokunmadan kalktı. Şengül Hanım hemen atıldı: “Şehir çocukları işte, her şeye nazlanıyorlar!”

İlk günün akşamı Mehmet’le odada tartışmaya başladık. “Neden annene bir şey söylemiyorsun? Çocuklar aç kalıyor!” dedim. Mehmet ise arada kalmıştı: “Ne diyeyim? Annem kırılır.”

Ertesi gün sabah kahvaltısında yine köy usulü yemekler vardı: tereyağında kavrulmuş ciğer, keçi peyniri, zeytin… Elif ve Kerem yine aç kaldı. Ben gizlice yanlarına sandviç hazırlamaya çalışırken Şengül Hanım beni yakaladı: “Ne yapıyorsun kızım? Benim yemeklerimi beğenmiyor musunuz?”

O an utandım ama çocuklarımı da düşünmek zorundaydım. “Alışık değiller Şengül Hanım,” dedim kısık sesle. O ise başını iki yana salladı: “Siz şehirde çocuk yetiştirmeyi bilmiyorsunuz.”

Günler geçtikçe gerginlik arttı. Her akşam sofrada bir tartışma çıkıyordu. Bir gün Elif ateşlendi. Şengül Hanım hemen köy usulü bir şurup hazırladı: “Bunu içsin, hemen iyileşir.” Ben ise doktora gitmek istedim. “Sen bana güvenmiyor musun?” diye bağırdı Şengül Hanım. Mehmet yine arada kaldı.

Bir gece, çocuklar açlıktan ağlayınca gizlice köyün bakkalına gittim. Poşet dolusu hazır çorba ve bisküvi aldım. Eve dönerken komşu Ayşe Abla beni gördü: “Hayırdır kızım, gece gece nereye?” dedi. Utancımdan yüzüm kızardı: “Çocuklar biraz rahatsız da…” dedim.

Ertesi sabah Şengül Hanım poşetleri görünce çıldırdı: “Benim evimde hazır yemek mi yediriyorsun çocuklara? Benim emeğim ne olacak?”

O an patladım işte: “Şengül Hanım, ben burada misafirim ama çocuklarımı da düşünmek zorundayım! Herkesin damak tadı farklı!”

Mehmet sessizce başını öne eğdi. O gün akşam yemeğinde kimse konuşmadı. Çocuklar odalarına çekildi, ben gözyaşlarımı tutamadım.

Bir hafta boyunca her gün aynı tartışmalar yaşandı. Şengül Hanım’ın inadı, Mehmet’in sessizliği ve çocukların mutsuzluğu arasında sıkışıp kaldım. Sonunda valizleri topladım ve Mehmet’e döndüm: “Ben daha fazla kalamayacağım.”

Dönüş yolunda arabada sessizlik hâkimdi. Elif arka koltukta uyuyakalmıştı, Kerem ise camdan dışarı bakıyordu. Mehmet bir süre sonra sessizliği bozdu: “Belki de annemi anlamaya çalışmalıyız.”

Gözlerim doldu: “Peki ya bizi kim anlayacak Mehmet?”

Şimdi İstanbul’daki evimizdeyim ve o köy tatilini düşündükçe içim burkuluyor. Aile olmak sadece aynı sofrada oturmak mı? Yoksa birbirimizi anlamak için çabalamak mı? Siz olsaydınız ne yapardınız?