Bir Yalnızlığın Gölgesinde: Dede Hasan’ın Sessiz Çığlığı

“Yine mi yalnızsın Hasan dede?” diye sordum, elimdeki ekmek torbasını kapısının önüne bırakırken. O, her zamanki gibi eski püskü ceketinin cebinde elleri, gözleri uzaklara dalmış, sessizce oturuyordu. Bir an başını kaldırdı, göz göze geldik. O an, gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, sanki bütün köyün sessizliği onun yüreğinde yankılanıyordu.

Çocukken annem beni ona gönderirdi; “Hasan dedene bir tabak çorba götür,” derdi. O zamanlar anlamazdım neden hep yalnız olduğunu, neden kimseyle konuşmadığını. Sonra büyüdüm, köydeki dedikodular kulağıma çalındı. Hasan dede, yıllar önce başka bir şehirde yaşamış, karısını genç yaşta kaybetmiş. O günden sonra ne o şehirde kalabilmiş ne de başka bir yerde huzur bulabilmiş. Çocukları varmış ama araları bozulmuş; kimse onu arayıp sormaz olmuş.

Bir gün cesaretimi topladım, yanına oturdum. “Dede, neden hep yalnızsın?” dedim. Bir süre sustu, sonra sesi titreyerek konuştu: “Evlat, insan bazen en kalabalık yerde bile yalnız kalır. Benim yalnızlığım kendi seçimim değil; hayatın bana sunduğu bir sınav.”

O günden sonra ona daha çok gitmeye başladım. Bazen eski günlerden bahsederdi; “Bir zamanlar ben de senin gibi gençtim,” derdi. “Çocuklarım vardı, evim şenlikliydi. Ama insan bazen en sevdiklerinden en çok yara alırmış.”

Bir akşamüstü, annemle tartıştık. Annem, “Sen de çok takılıyorsun o yaşlıya! Herkes kendi hayatına bakmalı,” dedi. O an anneme kızdım ama sonra düşündüm; belki de herkesin kendi derdi vardı ve başkasının acısına bakacak gücü kalmamıştı.

Köydeki bazıları Hasan dedeyi tuhaf bulurdu. “Kim bilir ne yaptı da çocukları yüzüne bakmıyor,” derlerdi. Oysa ben onun gözlerinde sadece kırgınlık ve özlem görüyordum. Bir gün bana eski bir fotoğraf gösterdi; genç bir kadın ve iki küçük çocuk. “Onlar benim her şeyimdi,” dedi. “Ama hayat bazen insanı öyle bir yere sürükler ki, geri dönmek mümkün olmaz.”

Bir bayram sabahıydı. Herkes ailesiyle kahvaltı yaparken ben Hasan dedenin evine gittim. Kapıyı çaldım, açmadı. Camdan baktım; sandalyesinde oturuyordu ama gözleri kapalıydı. İçeri girdim, hafifçe omzuna dokundum. Gözlerini açtı, bana baktı ve gülümsedi: “Sen geldin mi? Bugün bayram mı?” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı. Bir insanın bayramı unutacak kadar yalnız kalması ne demekti?

Köyde zaman geçtikçe Hasan dede daha da içine kapandı. Sağlığı bozuldu, yürüyemez oldu. Belediyeden gelen sosyal hizmet görevlileri birkaç kez uğradı ama sonra onlar da gelmez oldu. Komşular bazen yemek bırakırdı ama kimse uzun uzun sohbet etmezdi onunla.

Bir gün köy kahvesinde otururken iki adamın konuşmasına kulak misafiri oldum:
— Hasan dede iyice yaşlandı, yakında ölür gider.
— Kimse de sahip çıkmaz ona, çocukları bile yüzüne bakmıyor.
O an içimde öyle bir öfke hissettim ki! İnsan nasıl bu kadar duyarsız olabilirdi?

Bir akşam Hasan dedenin evinden duman çıkmadığını fark ettim. Koşarak kapısını çaldım, cevap yoktu. İçeri girdiğimde onu yerde buldum; düşmüş, kalkamamıştı. Hemen annemi çağırdım, ambulans geldi. Hastaneye kaldırdılar ama günlerce kimse ziyaretine gelmedi.

Hastane odasında yanında otururken bana şöyle dedi: “Evlat, yaşlanınca insanın en çok ihtiyacı olan şey bir çift sıcak eldir. Paranın, malın mülkün hiçbir anlamı yok.”

O günlerde çocuklarıyla iletişime geçmeye çalıştım. Telefon numaralarını buldum, aradım. Kızı açtı telefonu:
— Benim babam öldü sayılır! Bize yıllarca sırtını döndü, şimdi mi hatırladı bizi?
Ne diyeceğimi bilemedim. O an anladım ki, her hikâyenin iki yüzü varmış.

Hasan dede hastaneden çıkınca tekrar köye döndü ama artık eskisi gibi değildi. Daha sessiz, daha yorgundu. Bir gün bana eski bir mektup verdi:
“Bunu çocuklarıma ver,” dedi.
Mektubu götürdüm ama kızı almak istemedi. “Geçmiş geçmişte kaldı,” dedi soğuk bir sesle.

O günden sonra Hasan dede daha da içine kapandı. Bahçesine çıkmaz oldu, kimseyle konuşmadı. Sadece ben arada uğradığımda gözleri biraz parlıyordu.

Bir sabah köyde siren sesleri duyuldu. Hasan dedenin evinden ambulans geçtiğini gördüm. Koşarak gittim ama artık çok geçti.

Cenazesinde köyden birkaç kişi vardı sadece; çocukları yine gelmemişti. Mezarı başında uzun süre ağladım. İçimde büyük bir boşluk ve suçluluk vardı; keşke daha fazlasını yapabilseydim diye düşündüm.

Şimdi her bayram mezarına gidiyorum, yanına oturup onunla konuşuyorum. Bazen düşünüyorum: Biz gerçekten yaşlılarımızı sahipleniyor muyuz? Yoksa onları sessizce unutmaya mı mahkûm ediyoruz? Sizce de bu yalnızlık bizim suçumuz değil mi?