Bir Kadının Sessizliği: Hiç Evlenmemiş Bir Anne ve Kızının Hikayesi

“Anne, neden hiç evlenmedin?”

Kızım Elif’in gözlerinde, yıllardır sormaya cesaret edemediği o sorunun ağırlığı vardı. O an mutfakta, çaydanlığın fokurtusu ve dışarıda yağan yağmurun sesi arasında, kalbim sıkıştı. Kaşığımı yavaşça bıraktım, ellerim titredi. Yıllardır kaçtığım geçmişim, bir anda mutfağımızın ortasında duruyordu.

“Bazen hayat, insanı öyle bir yere sürükler ki Elif,” dedim, gözlerimi yere indirerek. “Seçmekle seçilmek arasındaki farkı ancak yaşayınca anlıyorsun.”

Elif’in yüzünde bir merak ve kırgınlık karışımı vardı. O, beş dil bilen, büyük bir IT şirketinde çalışan başarılı bir kadın. Ama babasını hiç tanımadı. Ben ise 56 yaşında, hiç evlenmemiş bir kadınım. Türkiye’de bunun ne demek olduğunu en iyi ben bilirim.

Gençliğimde, annem her fırsatta “Kızım, bak herkes evleniyor. Sen de bir yuva kur artık,” derdi. Mahalledeki kadınlar fısıldaşırdı arkamdan. “Ayşe Hanım’ın kızı hala evde kaldı,” diye. Onlara göre, bir kadının tek başarısı iyi bir koca bulmaktı. Ama ben başka hayaller kurmuştum. Üniversiteye gitmek, kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum.

Sonra Murat’la tanıştım. Üniversitenin ikinci yılında. O zamanlar dünyalar bizimdi. Murat’ın gözlerinde kendimi bulmuştum; bana değer veren, hayallerimi önemseyen tek insandı. Birlikte geleceğe dair planlar yaparken, hayatın acımasızlığıyla ilk kez o zaman yüzleştim.

Bir gece Murat ortadan kayboldu. Ne aradı, ne sordu. Ailesi Almanya’ya dönmüş, bana tek bir veda bile etmeden gitmişti. O günlerde hamile olduğumu öğrendim. Anneme anlattığımda, gözyaşları içinde “Bizi rezil edeceksin!” diye bağırdı. Babam ise günlerce konuşmadı benimle.

O günlerde yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Karnımdaki bebeğe bakıp “Senin için güçlü olacağım,” dedim. Elif dünyaya geldiğinde, annem torununu kucağına aldı ama bana olan öfkesi hiç dinmedi. Babam ise Elif’i sevdi ama bana hep mesafeli kaldı.

Yıllar geçti. Elif büyüdü, ben çalıştım; temizlik yaptım, terzilik yaptım, geceleri dikiş diktim. Hiçbir zaman kolay olmadı. Mahalledeki kadınlar hâlâ fısıldaşıyordu: “Kocası yokmuş… Kim bilir babası kim?” Elif’in okulunda veli toplantılarına tek başıma gittiğimde, diğer annelerin bakışlarını üzerimde hissederdim.

Bir gün Elif ilkokuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarım babamı sordu… Benim neden babam yok?” dediğinde içim parçalandı. Ona Murat’tan bahsetmeye çalıştım ama ne anlatabilirdim ki? “Baban seni hiç tanımadı kızım,” dedim sadece.

Elif büyüdükçe bana daha çok destek oldu. Lise yıllarında burs kazandı, üniversiteyi dereceyle bitirdi. Sonra büyük bir IT şirketinde işe başladı. Onun başarılarıyla gurur duydum ama içimde hep bir eksiklik vardı: Ona tam bir aile verememiştim.

Yıllar sonra annem hastalandı. Hastane odasında bana döndü ve “Sana haksızlık ettim kızım,” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Senin yerinde olsam ben de aynı şeyi yapardım.” O an annemi affettim ama kendimi affedemedim.

Şimdi Elif evli ve mutlu. Eşi Mehmet’i çok seviyorlar ama çocukları yok henüz. Bir gün Elif bana döndü: “Anne, ben de çocuk sahibi olmak istiyorum ama korkuyorum… Ya yalnız kalırsam?”

O an ona sarıldım ve “Yalnızlık bazen en büyük öğretmendir kızım,” dedim. “Ama sen asla yalnız değilsin.”

Geçen hafta eski bir arkadaşım aradı: “Ayşe, yıllar geçti ama hâlâ seni konuşuyorlar mahallede… Hiç evlenmedin ya!” dediğinde içimde bir öfke kabardı. Neden bir kadının değeri hâlâ evlilikle ölçülüyor bu ülkede? Neden yalnız bir anne olmak hâlâ ayıp sayılıyor?

Bir akşam Elif’le balkonda otururken ona sordum: “Sence ben yanlış mı yaptım kızım? Hayatımı sana adadığım için pişman mıyım?”

Elif elimi tuttu: “Senin cesaretin olmasaydı ben bugün burada olmazdım anne,” dedi.

Şimdi 56 yaşındayım ve hayatıma dönüp baktığımda pişmanlıklarım kadar gurur duyduğum anlar da var. Toplumun yargılarıyla savaştım, yalnızlığımla barıştım ve kızımı tek başıma büyüttüm.

Ama bazen geceleri hâlâ düşünüyorum: Eğer Murat gitmeseydi… Eğer ailem bana destek olsaydı… Eğer toplum başka türlü olsaydı…

Belki de en büyük savaşımız kendimizle verdiğimiz savaştır.

Sizce bir kadının hayatı sadece evlilikle mi anlam kazanır? Yoksa kendi ayakları üzerinde durmak da yeterince değerli mi?