Duvarların Ardında Kalan Hayatlar: Bir Gece, Bir Çığlık

“Yeter artık! Şu televizyonun sesini biraz kısar mısınız?” diye bağırdım, yumruğumla duvara vurarak. Annem, sabırsızca pijamasının cebinden sigarasını çıkardı, titreyen elleriyle yakmaya çalışırken bana döndü: “Yavrum, karışma. Onlar zaten hep böyle. Kendi dertleri başlarından aşkın.” Ama ben susamıyordum. Her gece aynı gürültü, aynı kavga, aynı çaresizlik… İstanbul’un göbeğinde, eski bir apartmanın üçüncü katında, annemle baş başa kalmıştık. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri, bu evde huzur nedir bilmedik.

O gece, duvarın öte yanından gelen çığlıklar daha da şiddetlendi. Komşumuz Ayşe Hanım’ın sesi titriyordu: “Yeter artık, vurma bana! Çocuk uyanacak!” Ardından bir cam kırılma sesi… Annemle göz göze geldik. Gözlerinde korku vardı ama bir o kadar da alışmışlık. “Polisi mi arasak?” dedim fısıltıyla. Annem başını iki yana salladı: “Kızım, karışmayalım. Sonra bize bulaşırlar.”

Ama ben susamazdım. O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır bu apartmanda herkes birbirinin acısına göz yumuyordu. Gürültüye, kavgaya, ağlamalara… Herkes kendi derdine düşmüş, başkasının acısını duymamaya yemin etmiş gibiydi. Ama ben artık dayanamayacaktım.

Telefonumu aldım, 155’i aradım. Ellerim titriyordu. “Alo? Komşumuzda şiddet var… Lütfen çabuk gelin!” dedim. Annem bana öfkeyle baktı: “Ne yaptın sen? Başımıza iş alacağız!”

Polis gelene kadar geçen on dakikada, annemle aramızda sessiz bir savaş başladı. O, korkudan titriyordu; ben ise öfkemden. Apartmanın koridorunda ayak sesleri yankılandı. Polisler kapılarını çaldı, Ayşe Hanım’ın kocası bağırarak kapıyı açtı: “Ne var? Kim aradı sizi?” Ayşe Hanım’ın yüzünde morluklar vardı, gözleri doluydu ama konuşamıyordu.

O gece uyuyamadım. Annem sabaha kadar sigara içti, ben ise pencereden dışarıya bakıp düşündüm: Biz neden bu kadar korkağız? Neden başkasının acısına sırtımızı dönüyoruz? Sabah olduğunda annem kahvaltı hazırlarken bana bakmadan konuştu: “Kızım, iyi mi ettin kötü mü ettin bilmiyorum. Ama bu iş burada bitmez.”

O günden sonra apartmanda bir soğukluk başladı. Kimse kimseyle konuşmaz oldu. Ayşe Hanım birkaç gün sonra çocuğunu alıp annesinin yanına gitti. Kocası ise apartmanda herkese ters ters bakmaya başladı. Annemle markete giderken arkamızdan fısıldaşmalar duyuyordum: “Bak işte, polisi çağıran bunlarmış.”

Bir akşam kapımız çalındı. Açtığımda karşımda Ayşe Hanım’ın kocası vardı. Gözleri öfkeyle parlıyordu: “Sen miydin polisi arayan?” dedi dişlerinin arasından. Annem hemen araya girdi: “Biz karışmadık, yanlış anladınız.” Adam bana döndü: “Bir daha burnunu sokarsan görürsün!” Kapıyı hızla kapattık ama korkumuz geçmedi.

O günden sonra annem beni sürekli uyardı: “Kızım, bu ülkede kimse başkasının işine karışmaz. Herkes kendi derdine düşer.” Ama ben içimdeki vicdan azabıyla baş edemiyordum. Ayşe Hanım’ın yüzündeki morluklar gözümün önünden gitmiyordu.

Bir gün okuldan dönerken apartmanın önünde Ayşe Hanım’ı gördüm. Yüzünde yeni morluklar vardı ama bana gülümsedi: “Teşekkür ederim,” dedi sessizce. “Kimse bugüne kadar sesimi duymamıştı.” O an anladım ki bazen bir kişinin cesareti bir hayat kurtarabiliyor.

Ama bu cesaretin bedeli ağırdı. Apartmanda dışlandık, komşularımızla aramız açıldı. Annemle aramızda sürekli tartışmalar başladı. O bana korkak olduğumu söylüyor, ben ise onun suskunluğunu kabullenemiyordum.

Bir gece annemle mutfakta otururken gözyaşları içinde bana sarıldı: “Kızım, ben de senin kadar cesur olabilmeyi isterdim. Ama korkuyorum… Bu şehirde kadın olmak zor.” O an annemi ilk defa bu kadar kırılgan gördüm.

Geceleri hâlâ duvarların ardında yükselen sesleri dinliyorum. Bazen bir çocuk ağlıyor, bazen bir kadın fısıldıyor: “Yardım edin…” Ve ben her seferinde içimden soruyorum: Biz ne zaman birbirimizin acısına kulak vereceğiz? Ne zaman bu korku zincirini kıracağız?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Sessiz kalmak mı doğruydu yoksa bir hayat kurtarmak için risk almak mı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın; belki de birinin cesarete ihtiyacı vardır.