Bir Başkasının Çocuğu: Kendi Hayatımda Yabancı Olmak

“Senin annen ben değilim, ama seni sevmek zorundayım, değil mi?” Bu cümle, içimde yankılanırken mutfakta ellerim titreyerek çay bardağını tepsiye bırakıyorum. O an, nişanlım Emre’nin sekiz yaşındaki kızı Zeynep, kapıdan bana bakıyor. Gözlerinde bir yabancının merakı, dudaklarında ise annesinin ona öğrettiği o mesafeli tebessüm var.

Emre işten geç dönecek, Zeynep bu akşam yine bizde kalacak. Annem telefonda, “Kızım, başkalarının yükünü sırtına alma, kendi çocuğunu doğurursun inşallah,” dediğinde içimde bir şeyler kırılmıştı. Ama Emre’yi seviyorum. Onunla bir hayat kurmak istiyorum. Fakat Zeynep’in varlığı, her gün yeni bir sınav gibi.

Zeynep’in annesiyle ilgili konuşmak yasak gibi evde. Emre, eski eşinden bahsetmekten kaçınıyor. Ben ise Zeynep’in gözlerinde sürekli annesini arıyorum. Bir akşam, Zeynep bana “Sen de benim annem olur musun?” diye sorduğunda, boğazım düğümlendi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Sadece saçlarını okşadım ve “Ben senin Ayşe ablanım,” dedim. O an, Zeynep’in gözlerinde bir hayal kırıklığı gördüm mü, yoksa ben mi öyle hissettim bilmiyorum.

Emre ile ilk tanıştığımızda bana hemen çocuğu olduğunu söylemişti. “Hayatımda en değer verdiğim şey Zeynep,” demişti. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini tam kavrayamamıştım. Şimdi ise her gün, Emre’nin sevgisini Zeynep’le paylaşmak zorunda olduğumu hissediyorum. Bazen kıskanıyorum; Emre’nin Zeynep’e sarılışını, ona sabahları hazırladığı kahvaltıyı… Benim için yaptığı hiçbir şeyin onun kadar özel olmadığını düşünüyorum.

Bir gün Emre ile tartıştık. “Zeynep’i neden bu kadar çok önemsiyorsun? Ben de senin hayatında önemli değil miyim?” dedim. Emre’nin yüzü asıldı, sesi titredi: “Ayşe, o benim kızım. Sen de benim için çok değerlisin ama Zeynep’i asla ikinci plana atamam.” O an anladım ki; bu ilişkiyi sürdüreceksem Zeynep’i de sevmeyi öğrenmeliyim.

Ama nasıl? Annem her fırsatta “Kendi kanından olmayanı sevmek kolay mı?” diyor. Babam ise “Kızım, bu işin sonu hayır olmaz,” diye söyleniyor. Arkadaşlarım ise ikiye bölünmüş durumda: Kimisi “Senin yerinde olsam asla kabul etmezdim,” diyor, kimisi ise “Çocuk ne yapsın? O da masum,” diye savunuyor.

Bir akşam Zeynep ateşlendi. Emre işteydi, annesi ise şehir dışındaydı. Zeynep’in başında sabaha kadar bekledim. Onun nefes alışverişini dinledim, alnındaki teri sildim. O an fark ettim ki; korkularımın ve kıskançlığımın ötesinde bir şey var: Sorumluluk. Sabah olduğunda Zeynep uyanıp bana sarıldı ve “Ayşe abla, iyi ki varsın,” dedi. İçimde bir sıcaklık hissettim ama yine de tam anlamıyla huzur bulamadım.

Bir gün Emre’nin eski eşi Derya aradı. Telefonda sesi sertti: “Zeynep’in hayatına fazla karışma lütfen. O benim kızım.” O an öfkelendim ama hak verdim mi bilmiyorum. Ben kimin yerindeyim? Ne üvey anne olabiliyorum ne de sadece bir abla… Arada kalmışlığın acısı başka hiçbir şeye benzemiyor.

Bir akşam aile yemeğinde babam Emre’ye döndü: “Bak oğlum, Ayşe bizim tek evladımız. Onu üzersen karşında bizi bulursun.” Emre sessiz kaldı, ben ise utançtan yerin dibine girdim. O gece Emre’yle uzun uzun konuştuk:

“Biliyor musun Ayşe,” dedi Emre, “Ben de bazen Zeynep’in seni kabul edip etmeyeceğinden korkuyorum.”

“Ben de kendimi kabul edemiyorum bazen,” dedim gözlerim dolarak.

O gece ilk defa birbirimize sarılıp ağladık. İçimdeki yük biraz hafifledi ama ertesi sabah yine aynı sorularla uyandım: Bu hayatı gerçekten istiyor muyum? Kendi çocuğum olursa Zeynep’i sevebilir miyim? Ya da bir gün Emre’yi kaybedersem Zeynep bana ne olur?

Zaman geçtikçe Zeynep’le aramızda küçük bağlar oluştu. Birlikte kek yaptık, parka gittik, ödevlerine yardım ettim. Ama her güzel anın sonunda içimde bir suçluluk duygusu: Gerçekten seviyor muyum yoksa sadece rol mü yapıyorum?

Bir gün annem beni kenara çekti: “Kızım, senin yerinde olsam bu kadar yükün altına girmezdim.”

“Anne,” dedim gözlerim dolarak, “Ben de bilmiyorum doğru mu yapıyorum yanlış mı… Ama Emre’yi seviyorum.”

Annem sustu, sadece elimi tuttu.

Bir akşam Zeynep bana kendi yaptığı bir resmi verdi: Üç kişilik bir aile çizmişti; Emre, ben ve kendisi… Altına da ‘Ailem’ yazmıştı.

O resmi görünce ağladım. Çünkü ilk defa kendimi o ailenin içinde hayal ettim. Belki de aile olmak kan bağıyla değil, birlikte geçirilen zamanla ve paylaşılan acılarla mümkün oluyordu.

Ama hâlâ korkularım var. Toplumun bakışı, ailemin baskısı ve kendi içimdeki şüpheler… Bazen düşünüyorum; acaba bu hikâyenin sonunda mutlu olabilecek miyim? Yoksa hep bir yabancı gibi mi hissedeceğim?

Siz olsanız ne yapardınız? Gerçekten başkasının çocuğunu kendi çocuğunuz gibi sevebilir misiniz? Yoksa bu sadece güzel bir masal mı?