Sadakat mi, İhanet mi? Bir Anadolu Kasabasında Kırılan Hayaller

— Yeter artık, anne! Ben kararımı verdim, bu iş burada bitti! — diye bağırdım, sesim titreyerek. Annem, mutfağın kapısında durmuş, elleriyle önlüğünün ucunu sıkıca kavramıştı. Gözleri dolu dolu bana bakıyordu. — Sen… Sen bizim ailemizi sırtından vuruyorsun, Oğuz! Sen bir ihanetçisin!

O an içimde bir şeyler koptu. Annemin gözlerindeki o çaresizlik, o kırgınlık… Sanki bütün kasaba bana bakıyor, parmakla gösteriyordu. Oğuz, kasabanın en iyi öğrencisi, şimdi ailesine sırt çeviriyor, dedikodulara malzeme oluyordu. Ama ben artık dayanamıyordum. Herkesin benden beklediği o “uslu çocuk” olmayı istemiyordum.

Babam sabah namazından döndüğünde annemle fısıldaşmalarını duydum. — Oğuz yine mi üniversiteye gitmekten bahsediyor? — dedi babam, sesi öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı taşıyordu. Annem ise gözyaşlarını silerek, — Oğuz’u kaybediyoruz, Hasan… — dedi.

Benim için mesele sadece üniversiteye gitmek değildi. Benim için mesele, kendi hayatımı yaşamak, kendi yolumu çizmekti. Ama babam için bu, aileye ve kasabaya ihanet demekti. “Oğlumuz şehre gidip de ne olacak? Orada yozlaşacak, bizi unutacak,” derdi hep. Annem ise arada kalmıştı; bir yanda bana duyduğu sevgi, diğer yanda kocasına ve kasabanın dedikodularına karşı duyduğu korku.

Bir gün okuldan eve dönerken mahalledeki bakkalın önünde oturan yaşlılar bana laf attı: — Oğuz, sen de mi şehre kaçacaksın? Buralar sana dar mı geldi? — dedi biri. Diğeri ise — Şehirde adam olunmaz oğlum, adamlık burada kalmakta! — diye ekledi. İçimden bağırmak geldi: “Neden herkes benim yerime karar veriyor? Neden kendi hayatımı yaşayamıyorum?”

O akşam sofrada sessizlik vardı. Babam başını eğmiş, kaşığını tabağına vuruyordu. Annem ise gözlerini kaçırıyordu. Dayanamayıp patladım: — Baba, ben üniversiteye gideceğim! Hayatımı burada geçirmek istemiyorum!

Babam kaşığını masaya bıraktı, yüzü kıpkırmızı oldu: — Sen bizim oğlumuz musun? Biz seni okutalım diye mi bu kadar çalıştık? Şehirde ne işin var senin? Burada tarlamız var, işimiz var!

— Baba, ben çiftçi olmak istemiyorum! Ben doktor olmak istiyorum! İnsanlara yardım etmek istiyorum!

Babam ayağa kalktı: — Sen bizi utandırıyorsun! Komşular ne der? Akrabalar ne der?

O gece odamda sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sessizce ağladığını duydum. Babamın ise odadan çıkıp avluya sigara içmeye gittiğini gördüm. O an anladım ki; ailemle aramdaki uçurum büyüyordu.

Bir hafta sonra üniversite sınav sonuçları açıklandı. Ankara Tıp Fakültesi’ni kazanmıştım. Sevinçten ağlamak istedim ama annemin gözlerindeki korku ve babamın öfkesini düşündükçe içimdeki sevinç boğazıma düğümlendi.

Kasabada dedikodular başladı: “Oğuz şehirli olacakmış! Annesiyle babası ne yapacak şimdi?” Annem pazara gittiğinde kadınlar arkasından fısıldaşıyordu. Babam ise kahvede kimseyle konuşmaz olmuştu.

Bir gece annem odama geldi. Sessizce yanıma oturdu. — Oğuz… Biliyorum, hayallerin var. Ama biz sensiz ne yaparız? Baban çok üzülüyor…

— Anne, ben sizin için de bir şeyler yapmak istiyorum. Doktor olup buraya döneceğim, insanlara yardım edeceğim…

Annem başını salladı ama gözlerinde inanç yoktu. Sanki bana değil de kendi korkularına konuşuyordu.

Gidiş günü geldiğinde valizimi hazırladım. Babam bana bakmadı bile. Annem ise kapıda durdu, elleriyle yüzünü kapattı. Otobüse binerken arkamdan sadece bir cümle duydum: — Allah yolunu açık etsin oğlum…

Ankara’ya vardığımda her şey yabancıydı. Yalnızdım ama özgürdüm de. İlk zamanlar ailemi çok özledim; geceleri annemin yemeklerini, babamın sessizliğini düşündüm. Ama her gün yeni bir şey öğreniyor, hayallerime bir adım daha yaklaşıyordum.

Aylar geçti. Bir gün annem aradı; sesi titriyordu: — Oğuz… Baban hastalandı…

Hemen kasabaya döndüm. Babam yatağında zayıf düşmüş haldeydi. Gözleriyle bana baktı; ilk defa o kadar kırılgan gördüm onu.

— Oğuz… Belki de haklıydın… Ama biz seni çok özledik oğlum…

O an gözyaşlarımı tutamadım. Babamın elini tuttum: — Baba, ben sizi hiç bırakmadım ki… Sadece kendim olmak istedim…

Babam başını salladı; gözlerinden yaşlar süzüldü.

Şimdi mezun oldum ve kasabaya döndüm; burada doktorluk yapıyorum. Annem pazarda gururla anlatıyor: “Oğlumuz doktor oldu!” Babam ise kahvede sessizce gülümsüyor.

Ama bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: “Kendi yolunu seçmek ihanet midir? Yoksa gerçek sadakat insanın kendine olan sadakati midir? Sizce hangisi?”