Ablamın Düğünüyle Değişen Hayatım: Bir Torunun Vicdan Muhasebesi
“Yeter artık, Zeynep! Benim evimde bana böyle davranamazsın!” Babaannemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Annem, gözleriyle bana ‘sus’ işareti yaptı ama içimdeki öfkeyi bastırmakta zorlanıyordum. O an, ablamın düğününden sadece iki hafta geçmişti ve ben, hayatımın en zor günlerini yaşıyordum.
Her şey ablam Elif’in düğünüyle başladı. O gün, herkesin yüzünde bir tebessüm, gözlerinde umut vardı. Annem, Elif’in gelinliğini düzeltirken gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Ben ise, ablamın mutluluğu için seviniyor ama bir yandan da içimde garip bir huzursuzluk hissediyordum. Düğün bittiğinde, herkes yorulmuş ama mutluydu. Ta ki ertesi sabah babaannemin valizleriyle kapımızda belirene kadar.
Babaannem, yıllardır tek başına yaşadığı evden çıkmak zorunda kalmıştı. Ablam evlenip gidince, annem ona “Bizimle kal, yalnız kalma” demişti. Oysa kimse bana sormamıştı; sanki evdeki eşyalar kadar sessiz ve görünmezdim. Babaannem eve taşındığı ilk gün, eski alışkanlıklarını da beraberinde getirdi. Sabah ezanıyla kalkıp evi havalandırıyor, mutfağı kendi düzenine göre baştan aşağı değiştiriyor, anneme ve bana sürekli neyi yanlış yaptığımızı söylüyordu.
Bir sabah kahvaltı sofrasında, annemle sessizce çayımızı içerken babaannem aniden patladı:
“Zeynep, kızım, şu yumurtayı neden böyle haşladın? Eskiden ben yapardım, herkes bayılırdı. Şimdi tadı tuzu yok!”
Annem araya girmeye çalıştı: “Anneciğim, Zeynep’in sınav haftası. Biraz yorgun.”
Babaannem aldırmadı: “Ben de gençtim, hem okudum hem çalıştım hem de ev işlerini yaptım! Şimdiki gençler çok nazlı.”
O an içimde bir şeyler koptu ama sesimi çıkarmadım. O günden sonra her sabah yumurtayı daha dikkatli haşladım ama hiçbir zaman onun istediği gibi olmadı.
Geceleri odamda ağladığım zamanlar oldu. Annemle konuşmak istedim ama o da iki arada bir derede kalmıştı. Bir akşam annemle mutfakta bulaşık yıkarken fısıldadı:
“Zeynep’ciğim, idare et biraz. Biliyorsun, baban vefat ettiğinden beri babaannen çok yalnız. Elif de gitti… Bizden başka kimsesi yok.”
“Peki ya benim? Benim kimim var anne?” dedim istemsizce.
Annem sustu. Sadece ellerini yıkadı ve havluyla kuruladı. O an anladım ki bu evde herkes bir şekilde yalnızdı.
Babaannemin eve gelişiyle birlikte kendi odam bile bana ait olmaktan çıktı. Akşamları televizyonun sesini kısmamı istiyor, kitap okurken ışığı kapatmamı söylüyor, arkadaşlarımı eve çağırmamdan hoşlanmıyordu. Bir gün en yakın arkadaşım Merve’yi davet ettim; babaannem kapıda dikilip “Kız kısmı akşam akşam dışarıda ne işi var?” diye çıkıştı. Merve utandı, ben utandım; o günden sonra kimseyi eve çağırmadım.
Bir gece odama kapanıp günlüğüme yazdım:
“Babaannemi seviyorum ama onunla yaşamak çok zor. Sürekli suçluluk duyuyorum; ya ona iyi bakamıyorum diye ya da kendi hayatımı yaşamak istediğim için.”
Ablam Elif’le telefonda konuştuğumda o da üzgündü:
“Keşke ben de yanında olabilsem Zeynep. Ama biliyorsun, yeni evliyim… Kayınvalidemle uğraşıyorum ben de.”
O an anladım ki herkesin kendi savaşı vardı.
Bir gün okuldan eve döndüğümde babaannemi salonda ağlarken buldum. Yanına oturdum, elini tuttum:
“Ne oldu babaanne?”
“Ben yük oldum size kızım… Eskiden ben güçlüydüm, şimdi kimseye faydam yok.”
İçim burkuldu. Onun da yalnızlığını hissettim o an. Ama yine de kendi hayatımdan vazgeçmek istemiyordum.
Bir akşam annemle tartıştık:
“Anne, ben bu şekilde yaşayamıyorum! Kendi odam yok gibi hissediyorum, arkadaşlarımı çağıramıyorum… Sürekli suçluluk duyuyorum!”
Annem gözyaşlarını tutamadı:
“Ne yapayım Zeynep? Annemi sokağa mı atayım? Senin de baban yok artık… Bu evde birbirimize tutunmaktan başka çaremiz yok.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda sürekli aynı soru dönüp durdu: İyi bir torun olmak için kendi hayatımdan vazgeçmek zorunda mıyım?
Bir sabah babaannem bana eski bir fotoğraf gösterdi; gençliğinde annesiyle çekilmiş bir kareydi.
“Bak kızım,” dedi hüzünle, “Ben de anneme bakmıştım yıllarca… Ama bazen insan kendini unutuyor.”
O an babaannemin de gençliğinde benim gibi hissettiğini fark ettim. Belki de nesiller boyu süren bir döngüydü bu; kadınlar hep başkaları için kendinden vazgeçiyordu.
Bir gün cesaretimi topladım ve babaanneme açıkça konuştum:
“Babaanne, seni seviyoruz ama bazen kendi hayatımızı yaşamak istiyoruz. Ben de genç bir kızım; arkadaşlarımı çağırmak, odamda rahatça kitap okumak istiyorum.”
Babaannem önce şaşırdı, sonra başını salladı:
“Haklısın kızım… Ben de gençken böyle isterdim ama zamanla unutmuşum.”
O günden sonra aramızda küçük değişiklikler oldu; babaannem bana daha az karışmaya başladı, annemle daha çok konuşmaya başladık. Yine de her şey güllük gülistanlık değildi ama en azından birbirimizi anlamaya çalışıyorduk.
Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Aile olmak ne demek? Kendi mutluluğumuzdan vazgeçmeden sevdiklerimize nasıl sahip çıkabiliriz? Sizce iyi bir torun olmak için kendimizden ne kadar ödün vermeliyiz?