Bir Tabak Çorbanın Ardında Saklanan Yıllar
“Mehmet, bir kere olsun bana bakarak konuşur musun?!”
Sesim mutfakta yankılandı. O an, elimdeki kepçeyi tezgâha öyle bir bıraktım ki, metalin sesi duvara çarptı. Mehmet başını kaldırdı, gözleriyle bana baktı ama yüzünde yine o bildik, duygusuz ifade vardı. Kaşığını yavaşça tabağa bıraktı. “Ne oldu yine, Zeynep?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı.
İşte o an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şey bir anda dökülmeye başladı. “Ne mi oldu? Hiçbir şey olmadı Mehmet! Yıllardır hiçbir şey olmuyor zaten. Her akşam aynı masa, aynı sessizlik, aynı çorba. Ben burada çırpınıyorum, sen ise sanki bu evde sadece bir misafirsin!”
Mehmet’in yüzünde bir kas seğirdi. “Yorgunum Zeynep. İşten geliyorum, biraz huzur istiyorum. Her gün kavga etmek zorunda mıyız?”
Gözlerim doldu. “Kavga etmek mi? Ben sadece konuşmak istiyorum! Biraz olsun paylaşmak, hissetmek… Ama seninle konuşmak, duvara konuşmak gibi. Sadece susuyorsun.”
O an mutfağın penceresinden dışarı baktım. Karşı apartmanın ışıkları yanıyordu; başka evlerde başka hayatlar yaşanıyordu. Belki oralarda da böyle sessiz masalar vardı, belki de herkes birbirine yabancıydı.
Mehmet’in annesiyle yaşadığımız ilk yıllar geldi aklıma. O zamanlar her şey daha kolaydı sanki. Gençtik, umutluyduk. Ama zamanla kayınvalidemin laf sokmaları, komşuların dedikoduları, çocuk sahibi olamamamız… Hepsi üst üste geldi. Mehmet ise hep sustu. Annem hastalandığında bile yanımda değildi. “Sen güçlüsün Zeynep,” dedi sadece. Ama ben güçlü olmak istemiyordum artık.
Bir gün işten eve döndüğümde annemin hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Mehmet’e ulaşamadım, çünkü telefonunu sessize almıştı yine. O gece annemin yanında tek başıma sabahladım. Sabah eve döndüğümde Mehmet hâlâ uyuyordu. O gün ona ilk defa gerçekten kırıldım.
Şimdi ise yıllar geçmişti ve ben hâlâ aynı masada, aynı adamla, aynı sessizlikteydim. “Mehmet,” dedim titreyen bir sesle, “ben bu evde yalnızım. Seninle evli olduğumu bile bazen unutuyorum.”
Mehmet başını eğdi. “Zeynep, ben böyle bir adamım işte. Duygularımı kolay kolay gösteremem. Babam da böyleydi.”
İçimden bir kahkaha attım ama gözyaşlarım aktı. “Ama ben babanla evlenmedim ki! Ben seninle evlendim! Benim de duygularım var, benim de yorulduğum anlar var.”
O an kapı çaldı. Komşumuz Ayşe Hanım elinde bir tabak börekle içeri girdi. Gözlerimiz şişmişti ama o hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi. “Afiyet olsun gençler,” dedi ve tabakları bıraktıktan sonra hızla çıktı.
Mehmet tabağına tekrar baktı, çorbasını karıştırdı. “Zeynep, ne yapmamı istiyorsun?”
Bir an durdum. Gerçekten ne istiyordum? Bir çiçek mi? Bir tatlı söz mü? Yoksa sadece yanında olduğumu hissetmek mi? “Sadece burada olmanı istiyorum Mehmet,” dedim sessizce. “Gerçekten burada.”
O gece uzun süre konuşmadık. Yatakta sırt sırta yattık. Ama sabaha karşı Mehmet’in elini omzumda hissettim. Hafifçe dokundu, sonra geri çekildi. O küçücük dokunuş bile içimde bir umut kıvılcımı yaktı.
Ertesi gün işten eve döndüğümde mutfakta bir vazo içinde çiçekler vardı. Yanında küçük bir not: “Belki konuşamam ama seni anlıyorum.”
O an ağladım; hem mutluluktan hem de yılların yorgunluğundan.
Hayat bazen bir tabak çorbanın ardına saklanıyor; bazen de suskunlukların içine gömülüyor. Biz Türk kadınları çoğu zaman güçlü olmak zorunda bırakılıyoruz; duygularımızı bastırıyoruz, susuyoruz, sabrediyoruz.
Ama ya sabrımız biterse? Ya bir gün gerçekten konuşmak istersek? Siz hiç sustuğunuz için pişman oldunuz mu?