Kaynana Gölgesinde: Bir Evin İçinde Sıkışan Hayatlar
“Zeynep, bu çamaşırları neden böyle asıyorsun? Annem olsa böyle yapmazdı.”
Kulağımda yankılanan bu cümleyle güne başladım. Henüz kahvaltı masasını toplamamıştım ki kaynanam, Fatma Hanım, mutfağa girdi. Yüzünde her zamanki o memnuniyetsiz ifade. Sanki evdeki her şey, her hareketim, hatta nefes alışım bile yanlışmış gibi bakıyor bana. Eşim Emre ise işine gitmek için aceleyle hazırlanıyor, göz göze gelmemeye çalışıyor. O an anlıyorum ki, bu evde artık yalnız değilim ve huzur dediğimiz şey, ince bir cam gibi çatladı.
Beş yıl önce Emre’yle evlendiğimizde, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde küçük ama sıcak bir evimiz vardı. Birbirimize alışmış, kendi düzenimizi kurmuştuk. Ben sabahları işe giderken kahvaltıyı hazırlardım, akşamları birlikte yemek yapardık. Haftasonları Kadıköy’e inip sahilde yürüyüş yapardık. Hayatımız sade ama mutluydu. Ta ki kaynanamın evi satılıp yanımıza taşınmak zorunda kalmasına kadar.
Fatma Hanım’ın gelişiyle evin havası değişti. İlk günlerde “Kızım, sen yorulma, ben yardım ederim,” dediğinde içimden bir huzur geçmişti. Ama zamanla yardım yerini eleştiriye bıraktı. “Bu yemek fazla tuzlu olmuş,” dediğinde gülümsedim. “Çay böyle demlenmez,” dediğinde aldırmadım. Ama günler geçtikçe eleştiriler çoğaldı, sabrım azaldı.
Bir akşam Emre işten yorgun döndü. Sofrada üçümüz otururken Fatma Hanım yine başladı:
“Emre, oğlum, senin gömleklerin neden kırışık? Benim zamanımda kadınlar eşlerinin ütüsünü şöyle pırıl pırıl yapardı.”
Emre başını öne eğdi, ben ise içimden yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım. O gece Emre’ye sessizce sordum:
“Böyle devam ederse ben bu evde nasıl mutlu olacağım?”
Emre gözlerini kaçırdı. “Annemin başka gidecek yeri yok Zeynep. Biraz sabret.”
Sabretmek… Sanki yıllardır başka bir şey yapmıyormuşum gibi.
Günler birbirini kovaladı. Sabahları işe gitmeden önce Fatma Hanım’ın bakışları altında kahvaltı hazırlamak, akşam eve döndüğümde yorgun argın onun eleştirileriyle karşılaşmak… Bir gün işten eve döndüğümde salonda oturmuş, kendi annesiyle telefonda konuşuyordu:
“Vallahi anneciğim, Zeynep’in yemekleri bizimkiler gibi olmuyor. Ne bileyim, bir eksiklik var işte.”
O an içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde yabancılaşmıştım. Her hareketim izleniyor, her davranışım yargılanıyordu.
Bir gece Emre’yle tartıştık. “Sen neden beni hiç savunmuyorsun?” dedim.
“Annem yaşlı Zeynep, kırmak istemiyorum,” dedi.
“Ya ben? Ben kırılınca ne olacak?”
Cevap yoktu.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken Fatma Hanım yine başladı:
“Kızım, şu saçlarını düzgün topla da insanlar seni dağınık sanmasın.”
O an dayanamadım:
“Fatma Hanım, ben böyle rahat ediyorum.”
Yüzü asıldı, sessizce mutfağa çekildi. O günden sonra aramızdaki soğukluk daha da arttı.
Bir gün annem aradı. Sesimi duyunca hemen sordu:
“Kızım iyi misin? Sesin solgun geliyor.”
Dayanamadım, ağlamaya başladım. Anneme anlatınca o da çaresiz kaldı:
“Evladım, sabretmekten başka çaren yok mu?”
Sabretmek… Yine aynı kelime.
Bir akşam eve erken geldim. Fatma Hanım komşu Ayşe Teyze’yle oturmuş beni konuşuyordu:
“Zeynep iyi kız ama işte bizim aileye pek uymadı sanki…”
Kapının arkasında donup kaldım. O an anladım ki ne yaparsam yapayım yeterli olmayacaktım.
Emre’yle konuşmaya karar verdim. O gece yatağa uzandığımızda gözlerim dolu dolu ona döndüm:
“Emre, ben bu şekilde devam edemem. Ya bir çözüm bulacağız ya da ben gideceğim.”
Emre ilk defa ciddiyetimi fark etti. Ertesi gün annesiyle konuştuğunu duydum:
“Anne, Zeynep’e biraz alan tanımalısın. Bu evde üçümüz de huzurlu olmalıyız.”
Fatma Hanım sessiz kaldı ama bakışlarından memnun olmadığını anladım.
Bir hafta sonra Fatma Hanım’ın ablası köyden aradı ve yanına gelmesini istedi. Fatma Hanım gitmeye karar verdiğinde içimde hem bir rahatlama hem de bir suçluluk hissettim. Onu istemediğim için kendimi kötü hissettim ama kendi hayatımı geri kazandığım için de hafifledim.
Fatma Hanım giderken bana döndü:
“Kızım, belki de fazla karıştım size… Ama oğlumun iyiliğini istedim.”
Gözlerim doldu:
“Biliyorum Fatma Hanım… Ama bazen iyilik de fazla gelince insanı boğuyor.”
Şimdi evimizde yeniden huzur var ama içimde hâlâ bir yara var. Acaba Türk ailelerinde gelin-kaynana çatışması hiç bitecek mi? Yoksa biz kadınlar hep sabretmek zorunda mı kalacağız?