Evimdeki Yabancı: Bir Dönüş Hikayesi
Kapının önünde bir an durdum, anahtarlarım elimde titriyordu. Yıllar sonra İstanbul’a, kendi evime dönüyordum. Almanya’da geçen sekiz yılın ardından, içimde garip bir heyecan ve huzursuzluk vardı. Anahtarı çevirdim, kapı hafifçe aralandı. İçeriden bir ses geldi: “Kim o?”
Bir an donakaldım. O ses bana ait değildi, evime ait değildi. Kapıyı sonuna kadar açtım. Karşımda, oturma odamda, üzerinde eski bir eşofmanla oturan orta yaşlı bir adam vardı. Göz göze geldik. O an, içimde bir şeyler koptu.
“Sen kimsin?” dedim, sesim çatallandı.
Adam ayağa kalktı, şaşkın ama bir o kadar da rahat: “Sen kimsin? Bu ev bana ait.”
Bir an için her şey bulanıklaştı. Evin duvarları, çocukluğumun kokusu, annemin sesi… Hepsi bir anda yok oldu. “Ben bu evin sahibiyim! Benim adım Yusuf Demir!”
Adam başını iki yana salladı. “Bana öyle söylediler ki burası artık bana aitmiş.”
O an annemin sesi kulağımda yankılandı. Hemen cebimden telefonu çıkarıp annemi aradım. “Anne! Evde bir adam var! Kim bu?”
Annemin sesi titriyordu: “Oğlum… Ben sana anlatacaktım. Mecbur kaldık… Borçlar… Ev ipotek oldu… Satmak zorunda kaldık.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Yavaşça yere çöktüm. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Almanya’da yıllarca çalışmış, her kuruşumu bu eve göndermiştim. Annemle babamın borçlarını ödemek için, kardeşim üniversite okusun diye… Şimdi ise kendi evimde bir yabancıydım.
Adam bana yaklaştı, sesi yumuşadı: “Bak kardeşim, ben de zor durumdaydım. Evi yeni aldım. Eğer istersen bir süre kalabilirsin, ama uzun süre olmaz.”
O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. “Benim başka gidecek yerim yok!” dedim hıçkırarak.
Telefonun ucunda annem ağlıyordu: “Oğlum affet… Baban hastalandı, hastane masrafları… Kardeşin işsiz kaldı… Her şey üst üste geldi.”
Kafamda uğuldayan sorularla annemin evine koştum. Kapıyı açtığımda annem gözyaşları içinde bana sarıldı. “Yusuf’um… Ne olur kızma bana…”
Onu ittim, gözlerim dolu dolu: “Bunca yıl ne için çalıştım ben? Herkesin derdini sırtladım, kendi hayatımı unuttum! Şimdi ise kendi evimde bile barınamıyorum!”
Kardeşim Emre köşede sessizce oturuyordu. Ona döndüm: “Sen de mi biliyordun?”
Başını eğdi: “Abi… Çok zor durumdaydık. Sana söylemeye yüzümüz yoktu.”
O gece annemin küçük odasında uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğumun anıları gözümün önünden geçti: Babamın bana bisiklet aldığı gün, annemin sabah kahvaltıları, Emre’yle kavga ettiğimiz o eski günler… Şimdi ise hepsi çok uzakta.
Ertesi sabah annem kahvaltı hazırlamıştı ama kimsenin iştahı yoktu. Sessizlik içinde çaylarımızı yudumladık.
Birden Emre konuştu: “Abi… İstersen birlikte başka bir ev kiralayalım. Ben de iş buldum sayılır.”
Başımı salladım: “Ben artık hiçbir yere ait hissetmiyorum Emre. Ne Almanya’da ne burada…”
Annem ellerimi tuttu: “Oğlum, aile olmak bazen her şeyi kaybetmek demek… Ama yine de birlikteyiz.”
İçimdeki kırgınlık dinmiyordu ama annemin ellerinin sıcaklığı biraz olsun acımı hafifletti.
O gün dışarı çıktım, eski mahallemde dolaştım. Her köşe başında bir anı vardı; ama hiçbir yerde kendimi ait hissedemedim. Komşumuz Ayşe Teyze beni görünce şaşırdı: “Yusuf’um hoş geldin! Annen çok zor günler geçirdi yavrum…”
Sadece başımı sallayabildim.
Akşam eve döndüğümde babam odasında sessizce yatıyordu. Yanına oturdum, elini tuttum. Gözleri doldu: “Oğlum… Bize hakkını helal et.”
Gözyaşlarımı tutamadım: “Baba, ben sadece biraz huzur istemiştim…”
O gece uzun uzun düşündüm. Hayat bazen insanı en güvendiği yerden vuruyordu. Kendi evimde yabancıydım artık; ama ailemin yanında olmaktan başka çarem yoktu.
Bir hafta sonra yeni bir iş buldum; küçük bir ofiste muhasebecilik yapacaktım. Emre’yle birlikte küçük bir daire kiraladık. Annem sık sık geliyordu; her gelişinde gözleri doluyordu.
Bazen geceleri uyanıp pencereden dışarı bakıyorum ve kendi kendime soruyorum: “İnsan en çok nerede kaybolur? Kendi evinde mi, yoksa ailesinin yanında mı? Siz olsanız affedebilir miydiniz?”