Tencereler Arasında Sessizlik: Sofrada Kırılan Hayallerim
“Yine mi dünden kalma yemek, Zeynep?” Cemal’in sesi mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki tencereyi tezgâha bırakırken içimde bir şeylerin daha kırıldığını hissettim. O an, tencereden yükselen buhar kadar görünmezdim evin içinde. “Taze yemek yoksa, ben de yemem,” dedi Cemal, kaşığını masaya sertçe bırakarak. O an, yıllardır üstüme çöken sessizliğin ağırlığıyla nefes alamadım.
Her sabah saat altıda kalkıyorum. Önce mutfağa girip, dün akşamdan kalan bulaşıkları yıkıyorum. Sonra markete gidip taze sebze-meyve alıyorum, çünkü Cemal’in gözü dolapta beklemiş hiçbir şeye tahammül edemez. “Zeynep, bu domatesin kokusu yok,” dediği günleri hatırlıyorum. Oysa ben, o domatesleri seçerken ellerim titriyor, acaba beğenecek mi diye içim içimi yiyor.
Evliliğimizin ilk yıllarında yemek yapmak benim için bir sevgiydi. Annemden öğrendiğim tarifleri Cemal’e sunarken gözlerindeki mutluluğu görmek bana yetiyordu. Ama şimdi? Şimdi her tabak bir sınav, her sofra bir savaş alanı gibi. Cemal’in annesiyle kıyaslamaları, “Annemin dolması böyle olmazdı,” deyişi… Bir gün bile “Eline sağlık” demediği sofralar…
Bir akşam, kızım Elif odasından çıktı. “Anne, babam neden hep bağırıyor?” diye sordu. O an gözlerim doldu ama Elif’e belli etmemeye çalıştım. “Yorgun biraz kızım,” dedim. Ama biliyordum ki mesele yorgunluk değildi; mesele, Cemal’in hiçbir zaman memnun olmamasıydı.
Bir gün annem aradı. “Kızım, kendini bu kadar harcama. Bir gün herkes kendi tabağını doldurmayı öğrenir,” dedi. Annemin sesiyle biraz güç buldum ama yine de akşam olunca mutfağa koştum. Çünkü biliyorum; eğer taze yemek yoksa evde huzur da yok.
Bir pazar sabahı, Cemal kahvaltı masasına oturduğunda peynirin taze olmadığını fark etti. “Bu peynir kaç günlük?” diye sordu. “Dün aldım,” dedim. Yüzü ekşidi, tabağı itti. O an Elif’in gözleriyle bana baktığını gördüm; utanç ve üzüntüyle karışık bir bakıştı bu.
O gün dayanamadım, Cemal’e sordum: “Neden hiçbir zaman memnun olmuyorsun? Neden bir kere olsun teşekkür etmiyorsun?”
Cemal başını kaldırmadan, “Benim annem her gün taze yemek yapardı. Sen de yapabilirsin,” dedi. İçimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Annemin dediği gibi, herkes kendi tabağını doldurmayı öğrenir mi gerçekten?
Bir gece Elif yanıma geldi. “Anne, sen neden hiç gülmüyorsun artık?” dedi. O an aynada kendime baktım; gözlerimin altı mor, ellerim çatlamış… Bir zamanlar hayaller kuran Zeynep gitmişti sanki.
Bir sabah mutfakta ağlarken Cemal içeri girdi. Gözlerimi silmeye çalıştım ama fark etti. “Ne var yine?” dedi soğuk bir sesle.
“Yoruldum Cemal,” dedim titreyen bir sesle. “Her gün aynı şey… Hiçbir zaman yetmiyor yaptıklarım.”
Cemal omuz silkti: “Ev hanımıysan işin bu.”
O an içimde bir şey koptu. O gün Elif’i okula bırakırken karar verdim: Artık kendimi bu kadar harcamayacaktım.
O akşam sofraya sadece çorba koydum. Cemal geldiğinde şaşırdı: “Bu mu yemek?”
“Evet,” dedim sakinlikle. “Bugün sadece buna gücüm yetti.”
O gece Elif’le sarılıp ağladık. Ertesi sabah annemi aradım ve ona her şeyi anlattım. Annem bana destek oldu: “Kızım, senin de bir hayatın var. Kendini unutma.”
Günler geçtikçe sofralarımız sadeleşti ama ben hafifledim. Artık her gün taze yemek yetiştirmek için kendimi paralamıyordum. Elif’le daha çok vakit geçiriyor, bazen birlikte dışarıda yemek yiyorduk.
Cemal başta çok öfkelendi ama zamanla alıştı. Hâlâ memnuniyetsizliği sürüyor ama ben artık onun taleplerine göre değil, kendi gücüme göre yaşıyorum.
Şimdi bazen mutfağa girdiğimde eski Zeynep’i hatırlıyorum; hayalleri olan, aşkla yemek yapan kadını… Ama biliyorum ki artık kendi mutluluğum için de yaşamak zorundayım.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının emeği neden hep görünmez olur? Sofrada kırılan hayallerimizi kim toplar? Sizce de kadınlar evdeki sessiz kahramanlar mı? Yoksa artık sesimizi yükseltmenin zamanı gelmedi mi?