Bir Sonbahar Akşamı: Sadakatsizliğin Gölgesinde
“Yusuf, bana doğruyu söyle! O kadını gördüm, arabanda oturuyordu!” diye bağırdım, sesim titriyordu. Ellerim avuçlarımda terlemişti, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Yusuf, gözlerini kaçırdı, dudaklarını birbirine bastırdı. “Ne diyorsun Elif? Kimse yoktu arabada,” dedi ama sesi o kadar boğuktu ki, yalan söylediğini anlamamak imkânsızdı.
O an, içimde bir şeyler koptu. On beş yıllık evliliğimizin üstüne kara bir bulut çökmüştü. Oysa daha sabah kahvaltıda kızımız Zeynep’in ödevini konuşmuş, oğlumuz Kerem’in futbol maçına gitmek için plan yapmıştık. Hayatımın sıradan bir günüydü; ta ki Yusuf’un telefonuna gelen o mesajı görene kadar…
Mesajda “Dün gece için teşekkür ederim, Yusuf” yazıyordu. Altında bir kalp emojisi. Gözlerime inanamadım. Ellerim titreyerek telefonu yerine koydum, mutfağa geçtim. Yusuf geldiğinde yüzüne bakamadım. İçimdeki fırtına büyüdü, büyüdü… Sonra işte, o kadını arabada gördüm. Artık saklanacak bir şey kalmamıştı.
Yusuf’un ailesiyle aynı apartmanda oturuyorduk. Kayınvalidem Saadet Hanım her fırsatta bana laf sokar, “Elif, şu börekleri biraz daha ince açsan keşke” derdi. Ben ise her şeye rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışırdım. Annem ise başka şehirdeydi; ona hiçbir şey anlatamazdım, üzülürdü.
O gece çocuklar uyuduktan sonra Yusuf’la oturduk. “Bana doğruyu söyle,” dedim tekrar. “Birlikte olduğun biri mi var?”
Yusuf başını öne eğdi. “Elif… Bilmiyorum nasıl oldu. Her şey çok karışık,” dedi. Gözlerinden yaşlar süzüldü mü, yoksa ben mi öyle görmek istedim bilmiyorum. O an içimdeki öfke yerini tarifsiz bir boşluğa bıraktı.
“Ben ne eksik yaptım?” dedim sessizce. “Neden bana bunu yaptın?”
Yusuf cevap veremedi. Sadece sustu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izledim, çocukların odasına gidip nefes alışlarını dinledim. Sabah olduğunda gözlerim şişmişti.
Ertesi gün Saadet Hanım kapımı çaldı. “Kızım, Yusuf dün gece sende mi kaldı? Sabah göremedim de,” dedi sinsi bir sesle. İçimdeki öfkeyi zor bastırdım. “Evet, buradaydı,” dedim kısaca.
O gün işten izin aldım ve sahile indim. Dalgaların sesiyle düşüncelerimi bastırmaya çalıştım ama olmadı. Telefonum çaldı; arayan en yakın arkadaşım Derya’ydı.
“Elif, sesin kötü geliyor. Ne oldu?”
“Derya… Yusuf beni aldatıyor galiba,” dedim ve ağlamaya başladım.
Derya bir süre sustu, sonra “Sana bunu nasıl yapar? Sen onun için her şeyi göze aldın!” dedi öfkeyle.
Eve döndüğümde Yusuf yoktu. Çocuklar okuldan gelmişti; Zeynep hemen yanıma koştu: “Anne, bugün öğretmen bana aferin dedi!” Onun gözlerindeki mutluluğu görünce içimdeki acıyı saklamam gerektiğini anladım.
Akşam Yusuf geldiğinde sessizce sofraya oturdu. Kerem babasına bakıp “Baba, bu hafta sonu maçıma gelecek misin?” diye sordu. Yusuf başını salladı ama gözleri hâlâ kaçıyordu.
O gece Yusuf’la tekrar konuştuk. “Elif, hata yaptım,” dedi sonunda. “Ama seni ve çocukları kaybetmek istemiyorum.”
“Beni kaybettin zaten,” dedim sessizce.
Günler geçti, evde soğuk bir hava vardı. Kayınvalidem her fırsatta laf sokmaya devam etti: “Kadın kocasını elinde tutamazsa böyle olur tabii.”
Bir gün dayanamadım: “Saadet Hanım, oğlunuzun ne yaptığını biliyor musunuz?” dedim.
Kadıncağız bir an duraksadı, sonra yüzünü buruşturdu: “Erkek milleti hata yapar kızım, affet gitsin.”
Bu cümle içimi yaktı. Neden hep kadınlar affetmek zorunda? Neden erkeklerin hatası normal karşılanıyor?
Bir akşam annemi aradım. Sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini.
“Elif’im, neyin var yavrum?”
“Anne… Yusuf beni aldattı,” dedim ve ağlamaya başladım.
Annem uzun süre sustu, sonra “Kızım, sen ne istiyorsan onu yap. Kimse için kendini harcama,” dedi.
O gece uzun uzun düşündüm. Çocuklarımı alıp annemin yanına gitmeyi bile düşündüm ama Zeynep’in okulu, Kerem’in arkadaşları… Her şey karmakarışıktı.
Bir sabah Yusuf kahvaltıda bana baktı: “Elif, sana tekrar güvenmeni beklemiyorum ama bir şans daha istiyorum.”
O an gözlerinin içine baktım ve ilk defa onun da ne kadar çaresiz olduğunu gördüm.
Derya ile buluştuğumda ona sordum: “Sence affetmeli miyim?”
Derya omzuma dokundu: “Senin yerinde olsam affetmezdim ama hayat senin hayatın.”
Geceleri uykusuz kaldığımda hep aynı soruyu sordum kendime: Affetmek güç müdür yoksa zayıflık mı? Çocuklar için mi kalmalıydım yoksa kendi hayatımı mı kurmalıydım?
Bir gün Zeynep yanıma gelip sarıldı: “Anne, sen üzülme olur mu?” dedi.
O an kararımı verdim: Önce kendimi iyileştirecektim. Yusuf’a da söyledim: “Bir süre ayrı kalalım. Kendimi bulmam lazım.”
Şimdi annemin yanında kalıyorum. Her sabah yeni bir güne uyanırken aynaya bakıp kendime soruyorum:
Gerçekten affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı? Siz olsanız ne yapardınız?