Bir Babaya Borçlu Hayatlar: Oğuz’un Sessiz Çığlığı
“Oğuz, bu kadar çalışmakla bir yere varamazsın! Senin yaşında ben çoktan ailemin yükünü sırtlamıştım!” Babamın sesi, mutfakta yankılandığında elimdeki çay bardağı titredi. Annem göz ucuyla bana bakıp başını eğdi, sanki onun da söyleyecek sözü yoktu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yirmi dört yaşındaydım ve hâlâ babamın gölgesinde, onun istediği gibi bir adam olmaya çalışıyordum.
Babam, Hayri Bey, mahallede herkesin saygı duyduğu bir adamdı. Gençliğinde kasabada terzilik yapmış, sonra İstanbul’a göçüp kendi atölyesini kurmuştu. Herkes onu çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle bilirdi. Ama evde bambaşka biriydi; sevgisini göstermekten aciz, beklentileriyle boğan bir baba. Ben ise onun tek oğluydum. Çocukluğumdan beri bana hep “Sen bizim umudumuzsun” derdi. Bu cümle, üzerime ağır bir yük gibi çökmüştü.
İlkokulda sınıf birincisi olduğumda babam sadece başını sallamıştı: “Daha iyisini yapabilirdin.” Ortaokulda basketbol takımına seçilince, “Sporla vakit kaybetme, derslerine bak,” demişti. Lisede resim yarışmasında dereceye girince, “Ressam olup aç mı kalacaksın?” diye çıkışmıştı. Üniversite sınavında mühendisliği kazandığımda ise ilk defa gözlerinde bir parıltı görmüştüm. Ama ben resim okumak istemiştim; bunu ona hiç söyleyemedim.
Üniversite yıllarımda İstanbul’da yurtta kalırken, her telefon konuşmamızda bana “Oğlum, iş buldun mu? Staj yaptın mı? Mezun olunca hemen işe girmen lazım,” derdi. Ben ise geceleri gizlice tuvalime resimler yapar, sabaha kadar hayallerimi boyardım. Annem arada sırada arayıp “Oğlum, baban duymasın ama sen mutlu musun?” diye sorardı. Cevap veremezdim.
Mezun olduktan sonra babamın tanıdığı sayesinde bir inşaat firmasında işe başladım. Her sabah takım elbisemi giyip işe gidiyor, akşam eve döndüğümde kendimi camdan bir fanusun içinde hissediyordum. Bir gün işten eve dönerken metrobüste yanımda oturan yaşlı bir adam bana dönüp “Evladım, gözlerin çok yorgun bakıyor,” dedi. O an gözlerim doldu; yabancı birinin fark ettiği şeyi ailem hiç görmemişti.
Bir akşam sofrada babam yine başladı: “Bak Oğuz, bu maaşla evlenemezsin. Birikim yapman lazım. Hem artık yaşın da geldi, komşunun kızı Zeynep’i düşünüyorum sana.” Annem sessizce tabağını karıştırıyordu. Dayanamadım: “Baba, ben Zeynep’i tanımıyorum bile. Hem ben… Ben başka şeyler yapmak istiyorum.”
Babam kaşığını masaya bıraktı, sesi buz gibi: “Ne yapmak istiyorsun? Ressam mı olacaksın? Aç mı kalacaksın? Biz seni bunun için mi okuttuk?”
O an içimde yıllardır biriken öfke patladı: “Baba, ben senin hayatını yaşamak istemiyorum! Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”
Evde buz gibi bir sessizlik oldu. Annem ağlamaya başladı. Babam ise kalkıp odasına çekildi. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah işe gitmek için hazırlanırken annem kapıdan seslendi: “Oğlum, baban sana kızgın değil, korkuyor. Senin üzülmeni istemiyor.”
Ama ben artık korkmuyordum; sadece yorgundum. O gün işten çıkıp Kadıköy’deki sahile gittim. Çantamda yıllardır sakladığım küçük bir defter vardı; içine gizlice çizdiğim resimlerimi açtım. Denize bakarken düşündüm: Hayatım boyunca hep başkalarını mutlu etmeye çalıştım ama kendimi hiç mutlu edemedim.
Bir hafta sonra işten istifa ettim. Babama söylemeye cesaret edemedim; anneme anlattım önce. Gözleri doldu: “Oğlum, senin mutlu olmanı isterim ama baban bunu anlamaz.”
Babam öğrendiğinde evde kıyamet koptu. “Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu yaştan sonra ressam mı olacaksın? İnsanlar ne der?” diye bağırdı. Ben ise ilk kez gözlerinin içine bakarak konuştum: “Baba, insanlar ne derse desin, ben artık kendi yolumu çizmek istiyorum.”
Evden ayrıldım; küçük bir atölye kiraladım. İlk zamanlar çok zorlandım; param yoktu, yalnızdım ve çoğu gece aç uyudum. Ama her sabah tuvalimin başına geçtiğimde içimde tarifsiz bir huzur vardı. Yavaş yavaş tablolarımı sosyal medyada paylaşmaya başladım; birkaç sergiye katıldım. İnsanlar resimlerimi beğenmeye başladı.
Aylar sonra annem gizlice ziyarete geldi; bana börek getirmişti. Atölyemdeki resimleri görünce gözleri doldu: “Oğlum, seninle gurur duyuyorum,” dedi sessizce.
Bir gün kapı çaldı; babamdı gelen. Yüzü asıktı ama gözlerinde alışık olmadığım bir yumuşaklık vardı. Sessizce atölyeyi gezdi; duvarda asılı olan çocukluk resmime uzun uzun baktı. Sonra bana döndü: “Belki de ben hata yaptım oğlum,” dedi kısık sesle.
O an yıllardır içimde taşıdığım yük hafifledi sanki. Babamla ilk kez gerçekten konuşabildik; korkularımızı, hayallerimizi paylaştık.
Şimdi bazen düşünüyorum: Acaba başka türlü olabilir miydi? Kendi yolunu seçmek için ailemizi üzmek zorunda mıyız? Siz olsanız ne yapardınız?