Kaynanam Evliliğimi Yıkıyor: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Sen bu eve gelin olarak geldin, ama bizim kurallarımızı unutuyorsun, Zeynep!”
Kayınvalidemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay tepsisi titredi, bardaklardan biri hafifçe şıngırdadı. O an, altı yıllık evliliğimin bir özetiydi sanki: Hep bir şeyleri taşırken, hep bir şeylerin kırılmasından korkarken…
Ben Zeynep. Yirmi dokuz yaşındayım. Altı yıl önce büyük umutlarla evlendiğim eşim Murat’la, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yaşıyoruz. Dört yaşında bir oğlumuz var: Emir. Ama ne yazık ki, Emir’in babaannesi onu hâlâ torunu olarak görmüyor. Hatta doğduğu günden beri bir kere bile kucağına almadı.
Evliliğimizin ilk gününden beri kayınvalidemle aramda görünmez bir duvar vardı. Ne yapsam yaranamıyordum. İlk bayramda kendi ellerimle açtığım baklavayı beğenmemişti: “Bizim evde baklava böyle yapılmaz!” demişti. Sonra her fırsatta Murat’a laf sokmaya başladı: “Senin annenin yaptığı yemekleri özledim oğlum.”
Murat ise hep arada kaldı. Bir yanda annesi, bir yanda ben… Ama çoğu zaman sessiz kalmayı seçti. Belki de bu sessizlik, evliliğimizin en büyük düşmanıydı.
Bir gün, Emir ateşler içinde kıvranırken Murat işteydi. Kayınvalidem üst kata çıkmıştı; yardım isterim diye umutlandım. Kapıyı açtığında yüzüme şöyle bir baktı:
“Çocuk hasta mı olmuş? Sen bakmasını bilmiyorsun ki zaten.”
O an içimde bir şeyler koptu. Ne kadar uğraşsam da, ne kadar iyi niyetli olsam da asla yeterli olmayacaktım onun gözünde.
Bir akşam Murat eve geldiğinde gözlerim dolu dolu ona döndüm:
“Murat, ben daha ne yapabilirim? Annene ne yaptım ben?”
Başını öne eğdi, dudaklarını ısırdı:
“Zeynep, annem biraz zor kadındır. Alışır zamanla…”
Ama altı yıl geçti, hiçbir şey değişmedi. Hatta daha da kötüye gitti. Kayınvalidem komşulara laf taşıyor, benim hakkımda dedikodu yapıyordu:
“Zeynep tembel, evi çekip çeviremiyor. Oğlumun yüzü hiç gülmüyor.”
Oysa ben her sabah erkenden kalkıp evi temizliyor, Emir’i okula hazırlıyor, akşamları Murat’ın sevdiği yemekleri pişiriyordum. Ama ne yapsam boştu.
Bir gün Emir’in doğum günüydü. Büyük umutlarla pasta yaptım, süsler aldım. Kayınvalidemi de davet ettik. Geldi ama suratında yine o soğuk ifade… Emir pastasını üflerken bile alkışlamadı.
Gece Murat’la tartıştık:
“Sen neden annene bir şey demiyorsun? Emir’i neden sevmiyor?”
Murat yine sustu. O sustukça ben içime kapandım.
Bir gece Emir’in odasında ağladığını duydum. Yanına gittim:
“Anneciğim, babaannem beni neden sevmiyor?”
O an kalbim paramparça oldu. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Bir sabah kayınvalidem kapımı çaldı. Elinde bir poşet vardı:
“Şu eski kıyafetleri yıka da verelim komşunun kızına.”
Sanki ben bu evde hizmetçiydim…
O gün dayanamadım:
“Teyze, ben de insanım! Ben de yoruluyorum, üzülüyorum!”
Bana küçümseyerek baktı:
“Sen bizim ailemize yakışmıyorsun Zeynep. Oğlum daha iyisini hak ediyordu.”
O gece Murat’a valizimi hazırladım:
“Ben gidiyorum Murat. Ya annenle yaşarsın ya benimle.”
İlk defa gözlerinde korku gördüm. Ellerimi tuttu:
“Zeynep, lütfen gitme! Annemle konuşacağım.”
Ama biliyordum ki konuşsa da değişen bir şey olmayacaktı.
Ertesi gün kayınvalidem yine geldi. Bu kez yanında yengesiyle… İkisi birden üzerime yürüdüler:
“Sen bu evi dağıttın! Oğlumuzu elinden aldın!”
O an anladım ki bu savaş bitmeyecek.
Emir’in elini tuttum, gözlerinin içine baktım:
“Anneciğim, başka bir yerde mutlu olabilir miyiz sence?”
O küçücük elleriyle gözyaşlarımı sildi.
Şimdi kendi ailemin yanında kalıyorum. Murat arıyor, özür diliyor ama içimdeki yara kolay kolay kapanmayacak.
Bazen düşünüyorum: Bir kadın ne kadar susmalı? Bir anne çocuğu için ne kadar savaşmalı? Siz olsanız ne yapardınız?