Hiç Olmayan Bir Aile: Elif’in Sessiz Çığlığı
Kapının önünde ayakkabıları görünce kalbim hızla atmaya başladı. Yine mi? Anahtar deliğinden hafifçe dönen anahtar sesiyle içimdeki huzursuzluk büyüdü. Kapıyı açtığımda, kayınvalidem Nermin Hanım mutfakta dolanıyordu. Elinde benim fincanım, kendi kendine söyleniyor: “Bu kız yine bulaşıkları bırakmış, yazıklar olsun.”
İçimden bir fırtına koptu ama sesimi çıkaramadım. “Hoş geldiniz Nermin Hanım,” dedim titrek bir sesle. O ise bana bakmadan, “Hoş bulduk Elif. Oğlumun evini böyle mi bırakıyorsun?” diye çıkıştı. Yutkundum, gözlerim doldu. Yorgundum, işten yeni çıkmıştım, ayaklarım sızlıyordu. Ama onun için bunların hiçbir önemi yoktu.
Eşim Serkan ise her zamanki gibi yoktu. İşteydi ya da belki de annesinin bana yaptığı baskılardan habersizdi. Ya da bilerek görmezden geliyordu. Bazen düşünüyorum, acaba ben mi fazla hassasım? Yoksa gerçekten bu evde bana yer yok mu?
Nermin Hanım mutfağı temizlerken, ben salonda oturdum. Ellerim titriyordu. Annemi düşündüm; çocukken annemle babam boşandığında, annem bana hep “Kendi ayaklarının üzerinde durmalısın,” derdi. Şimdi ise kendi evimde bile ayakta duramıyordum.
Birden Nermin Hanım salona geldi, elinde bir çamaşır sepetiyle: “Bunları da yıkamamışsın. Serkan’ın gömlekleri kirli kalmış.”
Dayanamadım: “Nermin Hanım, lütfen… Burası benim evim. Lütfen izinsiz gelmeyin.”
Bir an sessizlik oldu. Gözleri büyüdü, dudakları titredi. “Ben oğlumun iyiliğini düşünüyorum! Sen bu evi çekip çeviremiyorsun!”
Gözyaşlarımı tutamadım artık: “Ben de insanım! Ben de yoruluyorum! Sadece biraz huzur istiyorum!”
O anda Serkan kapıdan girdi. İkimizin de gözleri ona döndü. Nermin Hanım hemen ona döndü: “Bak oğlum, karın bana bağırıyor! Evini toparlamıyor!”
Serkan bana baktı, sonra annesine: “Anne, lütfen… Elif zaten çok yoruluyor.”
Nermin Hanım’ın sesi yükseldi: “Sen de karının tarafını tutuyorsun! Ben bu evde istenmiyorum demek ki!”
Serkan çaresizce başını öne eğdi. Ben ise ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim. Kendi evimde yabancıydım. Ne annem vardı yanımda ne de bir dostum.
O gece Serkan’la uzun uzun konuştuk. “Elif,” dedi, “Annem iyi niyetli ama bazen haddini aşıyor. Ama o da yalnız.”
“Ya ben?” dedim sessizce. “Ben de yalnızım Serkan. Benim de ailem yok. Sadece sen ve bu ev… Ama burada bile huzur bulamıyorum.”
Serkan sustu. Gözlerinde suçluluk vardı ama bir şey yapamıyordu.
Ertesi gün işe giderken otobüste camdan dışarı baktım. Herkesin bir ailesi var gibi geliyordu bana; annesiyle alışverişe çıkan kızlar, babasının elini tutan çocuklar… Ben ise hep arada kalmıştım.
Akşam eve döndüğümde Nermin Hanım yoktu ama onun kokusu hâlâ mutfakta asılıydı sanki. Birden telefonum çaldı, arayan annemdi.
“İyi misin kızım?” dedi.
“İyiyim anne,” dedim ama sesim titriyordu.
“Bak Elif,” dedi annem, “Kimse için kendini feda etme. Kendi sınırlarını çizmezsen kimse senin yerine çizmez.”
O gece annemin sözleri kulağımda yankılandı. Ertesi sabah Nermin Hanım kapıyı çaldığında derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım.
“Nermin Hanım,” dedim kararlı bir sesle, “Sizi seviyoruz ama lütfen bundan sonra gelmeden önce arayın. Benim de özel alanıma ihtiyacım var.”
Bir an sessizlik oldu. Gözlerinde şaşkınlık ve biraz da öfke vardı ama ilk defa geri adım attı: “Peki Elif, madem öyle istiyorsun.”
O an içimde bir şeyler kırıldı ama aynı zamanda güçlendim de. Belki de aile dediğimiz şey sadece kan bağı değil, sınırlarımızı koruyabildiğimiz yerde başlıyordu.
Şimdi düşünüyorum da; insan bazen en yakınındakilerle bile yabancı olabiliyor. Peki siz hiç kendi evinizde yabancı hissettiniz mi? Ya da aileniz sandığınız kişilerle aranıza sınır koymak zorunda kaldınız mı?