Neden Hep Ben? Annemin Gölgesinde Kalan Hayatım

“Yine mi ben, anne? Neden hep ben?” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. Annem, yatağında güçsüzce doğrulmaya çalıştı, sesi titrek ve yorgundu: “Kızım, Emre’nin işi var, sen evdesin. Kim bakacak bana?” O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır içimde biriktirdiğim kırgınlıklar, gözyaşlarıma karıştı. Emre yine yoktu, yine sorumluluk bana kalmıştı.

Küçüklüğümden beri annemin sevgisini kazanmak için didindim. Ama ne yaparsam yapayım, onun gözünde asla Emre kadar değerli olamadım. Annem hep, “Emre akıllı çocuktur, senin gibi inatçı değil,” derdi. Benim başarılarım, çabalarım hep gölgede kalırdı. İlkokulda takdirname aldığımda bile, “Emre de alırdı ama hastaydı,” demişti. O gün anlamıştım; ben ne yaparsam yapayım, onun gözünde hep ikinci planda olacaktım.

Babamı küçük yaşta kaybettik. Annem, iki çocuğuyla tek başına mücadele etti ama mücadele ettiği tek şey hayat değildi; sanki bana karşı da bir mücadele veriyordu. Emre’ye en güzel kıyafetleri alır, onun sevdiği yemekleri yapar, bana ise “Sen zaten idare edersin,” derdi. Bir keresinde okul gezisine gitmek istemiştim, “Evde iş var, sen gitme,” dedi. Emre’ye ise aynı yıl bisiklet aldı, “O da yoruluyor,” diyerek.

Yıllar geçti, üniversiteyi kazandım. İstanbul’a gitmek istedim ama annem izin vermedi: “Evde bana yardım edeceksin.” Emre ise Ankara’da okudu, ona her ay para gönderdi, arkasından dualar etti. Ben ise kasabada bir markette çalışmaya başladım. Her gün eve yorgun dönerken annemden bir teşekkür bekledim ama duyamadım.

Şimdi annem yaşlandı ve hastalandı. Şeker hastalığı ilerledi, bacağına yara çıktı. Doktorlar bakımının zor olduğunu söyledi. Emre evlendi, İstanbul’da iş buldu. Annem ona hiç yük olmak istemedi; “O daha yeni evli, işi var,” dedi. Ama bana gelince… “Senin hayatın zaten burada, kızım.”

Bir akşam Emre aradı. Telefonda annemin yanında konuşuyordu: “Ablacığım, anneme iyi bakıyorsun değil mi? Bak, ben uzaktayım ama senin yanında olması iyi.” Annem de araya girdi: “Emre’m çok yoruluyor orada, ona yük olamam.” İçimden bağırmak geldi: “Peki ya ben? Ben yorulmuyor muyum?” Ama sustum.

Geceleri annemin ilaçlarını veriyor, yarasını temizliyor, altını değiştiriyorum. Bazen sabaha kadar başında bekliyorum. Annem uykusunda sayıkladığında bile Emre’nin adını anıyor: “Emre’m… oğlum…” O anlarda içimdeki öfke büyüyor ama yine de sabah olunca ona kahvaltı hazırlıyorum.

Bir gün komşumuz Ayşe teyze uğradı. Mutfağa geçtik, bana usulca sordu: “Kızım, bu yükü tek başına taşımak zor değil mi?” Gözlerim doldu: “Çok zor Ayşe teyze… Ama başka kimsem yok.” O an fark ettim; yıllardır annemin sevgisini kazanmak için çabalarken kendimi kaybetmişim.

Bir akşam Emre geldi. Elinde bir kutu baklava vardı. Annem hemen neşelendi: “Oğlum gelmiş!” Emre bana dönüp, “Ablacığım, sana da zahmet oluyor ama annemi bırakacak yerimiz yok,” dedi. O an patladım: “Neden sadece bana zahmet oluyor? Sen neden hiç burada değilsin? Annem neden hep seni düşünüyor?” Annem hemen araya girdi: “Kızım sus! Emre’nin işi var!”

O gece odama kapanıp ağladım. Çocukluğumdan beri ilk kez bu kadar yalnız hissettim kendimi. Sabah olduğunda annem yine bana muhtaçtı; yine ben vardım yanında.

Bir gün hastaneye götürdüm annemi. Doktor bana döndü: “Bakımı çok zor, birinin sürekli yanında olması lazım.” Emre’ye mesaj attım: “Annemin durumu kötüleşiyor.” Cevap kısa ve netti: “Sen ilgileniyorsun ya abla.” O an anladım ki bu yük hep benim omuzlarımda kalacak.

Geceleri annemin başında otururken kendi kendime soruyorum: Neden hep ben? Neden annemin sevgisini kazanamadım? Neden kardeşim her zaman öncelikli oldu? Belki de cevap yok… Belki de bazı ailelerde adalet hiç olmuyor.

Geçenlerde eski bir defter buldum; çocukken yazdığım bir günlük. Şöyle yazmışım: “Bir gün annem de beni sevecek mi?” O satırları okurken içimdeki çocuk hâlâ umutluydu. Şimdi ise sadece yorgunum.

Bazen düşünüyorum; acaba annemi affedebilecek miyim? Kardeşime kırgınlığımı aşabilecek miyim? Yoksa bu kırgınlıklarla yaşlanıp gidecek miyim?

Sizce ailede adalet gerçekten mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?