Bir Damadın Gölgesinde: Sessiz Çığlıklar

“Yeter artık, Elif! Bu evde herkesin bir sorumluluğu var!” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O an ellerim titriyordu, gözlerim dolmuştu ama kızımın yüzündeki inatçı ifadeyi görünce daha da öfkelendim. Elif ise gözlerini kaçırdı, dudaklarını ısırdı. “Anne, lütfen… Biraz daha sabret. O da üzgün, biliyorsun.”

Sabretmek… Altı aydır sabrediyorum. Damadım Serkan, işten çıkarıldığından beri bizim evde yaşıyor. Başta anlamaya çalıştım; işsizlik kolay değil, hele ki bu devirde. Ama her sabah kahvaltıdan sonra televizyonun karşısına geçip saatlerce dizi izleyen, akşam olunca da arkadaşlarıyla oyun oynayan bir adamı daha ne kadar savunabilirim? Evimizin salonu ona aitmiş gibi davranıyor. Bazen kendi evimde misafir gibi hissediyorum.

Eşim Mehmet de başlarda Serkan’a destek oldu. “Genç adam, elbet bulur bir iş,” dedi. Ama zaman geçtikçe Mehmet’in de sabrı tükendi. Akşamları sofrada sessizlik hâkim; kimse göz göze gelmiyor. Bir gün Mehmet, Serkan’a “Oğlum, iş arıyor musun gerçekten?” diye sorduğunda Serkan başını öne eğip “Tabii ki arıyorum, baba,” dedi ama ben o bakıştan anladım: Aramıyor.

Elif ise her fırsatta Serkan’ı savunuyor. “Anne, sen de biliyorsun iş bulmak kolay mı? Herkesin başına gelebilir,” diyor. Haklı mı? Belki… Ama ben de haklıyım! Yıllarca çalıştık, dişimizi tırnağımıza taktık, çocuklarımız rahat etsin diye uğraştık. Şimdi ise kızımın gözümün önünde yavaş yavaş eridiğini görmekten başka bir şey yapamıyorum.

Bir akşam Elif’le mutfakta bulaşık yıkarken dayanamadım: “Kızım, bu böyle gitmez. Serkan’ın bir an önce kendine gelmesi lazım. Sen de ona destek olacağına biraz dürt.” Elif’in gözleri doldu. “Anne, sen anlamıyorsun. Serkan çok yıprandı. Sürekli baskı yaparsak daha da kötü olacak.”

O an içimde bir şey koptu. Ben mi yanlış yapıyorum? Anneliğimle vicdanım arasında sıkışıp kaldım. Bir yanda kızımı korumak istiyorum, diğer yanda evimizin huzurunu…

Bir gece yarısı salona su almaya indiğimde Serkan’ı koltukta telefonuyla oynarken buldum. Beni görünce telaşlandı, hemen telefonu sakladı. “Serkan, iş başvurusu mu yapıyorsun?” dedim alaycı bir sesle. Yüzü kızardı, “Evet, birkaç ilana bakıyordum,” dedi ama ekranda oyun açık olduğunu gördüm.

Sabah kahvaltısında Mehmet yine dayanamadı: “Serkan, oğlum… Bak, bu evde herkes çalışıyor, bir şeyler yapıyor. Sen de elini taşın altına koymalısın.” Serkan sessizce başını salladı ama değişen bir şey olmadı.

Bir gün komşumuz Ayşe Hanım uğradı. Çay içerken laf lafı açtı; “Kızınla damat hâlâ sizde mi?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. İçimden utançla karışık bir öfke geçti. İnsanların diline düştük artık.

O gece Elif’le büyük bir kavga ettik. “Yeter artık!” diye bağırdım. “Bu evde herkesin bir sınırı var! Ben senin iyiliğini istiyorum!” Elif ise gözyaşları içinde bana sarıldı: “Anne, lütfen… Bizi atma!”

Atmak mı? Hiçbir anne çocuğunu kapı dışarı etmek ister mi? Ama bu yükün altında eziliyorum. Mehmet’le gece yarısı oturup konuştuk: “Belki de biraz yalnız kalmaları lazım,” dedi Mehmet. “Kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeliler.”

Ertesi gün Elif’e ve Serkan’a oturup açıkça konuştuk: “Artık kendi hayatınızı kurmanız gerekiyor,” dedim titreyen bir sesle. Elif ağladı, Serkan sessiz kaldı. Birkaç gün sonra eşyalarını topladılar ve küçük bir eve taşındılar.

İlk günler çok zordu. Ev bomboştu; Elif’in odası hâlâ kokusunu taşıyordu. Her gece yastığımı ıslattım; annelik böyle bir şeymiş demek ki… Ama zamanla Elif aramaya başladı: “Anne, iyi ki bizi zorladınız. Serkan sonunda iş buldu; küçük de olsa kendi evimiz var artık.”

Şimdi düşünüyorum da… Acaba doğru mu yaptım? Bir anne ne zaman bırakmalı? Sevgiyle baskı arasındaki o ince çizgiyi sizce nasıl ayırt edebiliriz?