Bir Bavul Hayat: İstanbul’da Sıkışan Umutlar
— Zeynep, delirdiniz mi siz?! Nereye koyacağım bu kadar valizi?!
Annemin sesi telefonda yankılanırken, elimdeki valizin sapı avucuma gömülüyordu. İstanbul’un o boğucu Temmuz sabahında, apartmanın önünde üç kişi, iki büyük valiz ve bir umutla dikiliyorduk. Annem Halime Hanım, her zamanki gibi telaşlı ve öfkeliydi. Ben, eşim Murat ve oğlumuz Emir’le birlikte Ankara’dan İstanbul’a göç etmiştik. Babamı kaybettikten sonra, hayatımızda yeni bir sayfa açmak istemiştim ama annemin küçücük evinde bu kadar yükle ne yapacağımızı ben de bilmiyordum.
— Anne, lütfen bağırma. Zaten yorgunuz, Emir de uykusuz kaldı, dedim usulca.
Telefonun diğer ucunda annemin sesi titredi:
— Kızım, ben de yorgunum! Evim bir oda bir salon. Senin baban sağ olsaydı böyle mi olurdu? Ne yapayım şimdi ben sizi?
Murat gözlerime baktı. O bakışta hem suçluluk hem de çaresizlik vardı. İş bulurum diye söz vermişti ama Ankara’da işsizlik yakamızı bırakmamıştı. İstanbul’da şansımızı denemek istedik. Annem ise bu kararıma başından beri karşıydı.
Apartmanın üçüncü katına çıkarken, Emir’in elinden tuttum. Merdivenler dar, duvarlar rutubet kokuyordu. Annem kapıyı açtı; yüzünde hem özlem hem de öfke vardı.
— Hoş geldiniz… deyip arkasını döndü. İçeri girdik. Salonun ortasında eski bir çekyat, köşede televizyon, cam kenarında saksıda solmuş bir menekşe…
Murat valizleri köşeye yığdı. Emir hemen pencereye koştu:
— Anneanne, buradan deniz görünüyor mu?
Annem gülümsedi ama gözleri doldu:
— Yok oğlum, buradan sadece apartman duvarı görünüyor.
O an içimde bir şeyler kırıldı. Çocukken bu ev bana kocaman gelirdi. Şimdi ise üç yetişkin ve bir çocuk için boğucu bir kutu gibiydi.
Akşam yemeğinde sessizlik hakimdi. Annem arada bir Murat’a bakıyor, sonra başını çeviriyordu. Ben ise tabağımdaki pilavı karıştırıyordum.
— Murat Bey, iş bulabildiniz mi? diye sordu annem aniden.
Murat başını eğdi:
— Henüz değil Halime Hanım. Ama birkaç yere başvurdum…
Annem kaşığını masaya bıraktı:
— Kızım, bak gerçekleri konuşalım. Benim emekli maaşım belli. Bu evde üç kişi zor geçiniyorum zaten. Sen şimdi geldin, Murat işsiz… Ne yapacağız?
Bir an nefesim kesildi. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım.
— Anne, ben de iş arayacağım. Birkaç yere CV bıraktım…
Annem başını salladı:
— Senin diploman var ama burada torpil olmadan iş bulmak zor. Baban sağ olsaydı…
O cümle yine geldi: “Baban sağ olsaydı…” Hep o cümleyle büyüdüm ben. Babamın yokluğunu her fırsatta yüzüme vurdu annem. Sanki onun yokluğundan ben sorumluyum gibi…
O gece Emir’le birlikte çekyatta uyumaya çalıştık. Oğlumun nefesi kulağımda, Murat’ın sessizliği kalbimdeydi. Tavanı izlerken düşündüm: Gerçekten doğru mu yaptık? Hayallerimiz bu dört duvara mı sıkışacaktı?
Ertesi sabah Murat iş görüşmesine gitti. Annem mutfakta çay koyarken bana döndü:
— Zeynep, bak kızım… Ben seni düşünmesem çağırmazdım zaten ama bu şehir acımasızdır. Herkes kendi derdinde. Komşular bile selam vermez oldu.
— Anne, biliyorum zor ama başka çaremiz yoktu.
Annem gözlerini kaçırdı:
— Babanın mezarına gidemedim haftalardır. Sen gelince belki beraber gideriz dedim…
O an annemin de yalnızlığını hissettim. Yıllardır tek başına mücadele etmişti. Ama şimdi ben de onun yüküne yük olmuştum.
Bir hafta geçti. Murat iş bulamadı. Ben de birkaç temizlik işine gittim ama yevmiye yetmiyordu. Emir okula başlayacak yaşta ama kayıt için adres lazım, adres için kira kontratı… Her şey birbirine girmişti.
Bir akşam annemle tartıştık.
— Anne, biraz sabret! İş bulunca taşınacağız zaten!
— Ne zaman Zeynep? Ne zaman? Ben yaşlandım artık! Komşular soruyor: “Kızın niye geldi? Kocası işsizmiş diyorlar!” Yeter artık!
O an bağırmak istedim: “Kimseye hesap vermek zorunda değiliz!” Ama sustum. Çünkü biliyordum; annem de çaresizdi.
Murat geceleri balkona çıkıp sigara içiyordu. Bir gece yanına gittim.
— Murat, ne olacak bizim halimiz?
O derin bir nefes aldı:
— Bilmiyorum Zeynep… Bazen diyorum ki keşke hiç gelmeseydik buraya…
İçimdeki umut kırıntıları da o gece biraz daha azaldı.
Bir sabah Emir ateşlendi. Hastaneye götürdük; reçete yazdılar ama ilaç pahalıydı. Annem cüzdanından son parayı verdi.
— Oğlumuz iyileşsin de başka bir şey istemem… dedi gözleri dolarak.
O an anladım ki; aile olmak bazen dört duvar arasında birbirinin yükünü taşımakmış. Annemin öfkesi de sevgisi de aynı yerden geliyordu: Korkudan… Yalnız kalma korkusu, geçinememe korkusu…
Aylar geçti. Murat sonunda bir kargo şirketinde iş buldu; maaşı azdı ama en azından umut vardı artık. Ben de bir tekstil atölyesinde işe başladım. Kendi evimizi tutamasak da annemin yükü biraz hafifledi.
Ama o ilk günkü valizler hâlâ odanın köşesinde duruyordu; açılmamış, içlerinde eski hayatımızdan kalan eşyalar ve umutlar…
Bazen geceleri uyanıp o valizlere bakıyorum ve düşünüyorum: Hayatımız gerçekten ne zaman düzene girecek? Yoksa hep böyle mi yaşayacağız? Sizce aile olmak gerçekten birbirinin yükünü taşımak mı? Yoksa bazen bırakıp gitmek mi gerekir?