Evlilikten Önce Prenses, Sonra Yabancı: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Neden bu kadar sessizsin, Elif? Yine mi surat asıyorsun?” Emre’nin sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Bir an göz göze geldik; o bakışta ne bir sevgi ne de bir merhamet vardı. Sanki yıllardır aynı evde yaşadığım adam değil de, yabancı bir misafirle karşılaşmış gibiydim.

Oysa üç yıl önce, Emre’yle ilk tanıştığımda, kendimi masallardaki prensesler gibi hissetmiştim. O zamanlar bana öyle güzel bakardı ki, gözlerinin içine bakınca kendimi değerli hissederdim. Annem bile “Kızım, bu çocuk seni el üstünde tutuyor, şanslısın” derdi. Gerçekten de öyleydi; sabahları işe giderken kapıya kadar uğurlardı, akşamları işten dönerken elimdeki poşetleri alır, “Sen yorulma” derdi. Her gün birkaç kez arar, “İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorardı. Arkadaşlarım bana imrenerek bakardı; “Elif, böyle erkek kalmadı” derlerdi.

Ama nikâh masasına oturduğumuz gün her şey değişti. O günün akşamı bile, yüzümdeki makyajı silerken aynada kendime baktım ve içimde bir huzursuzluk hissettim. Emre’nin bakışları soğumuştu sanki. “Yorgunum” dedi ve odasına çekildi. O günden sonra, her geçen gün aramızdaki mesafe büyüdü.

Bir sabah kahvaltı hazırlarken, “Emre, bugün işten erken çıkabilir misin? Annemler gelecek,” dedim. Gözlerini telefondan kaldırmadan, “Benim işim var, sen hallet” dedi. Eskiden olsa hemen plan yapar, annemlere en güzel şekilde ağırlamak için bana yardım ederdi. Şimdi ise sanki evdeki bir eşya gibiydim onun için.

Bir akşam annem aradı. “Kızım, iyi misin? Sesin solgun geliyor.”

“İyiyim anne,” dedim ama sesim titredi. Annem hemen anladı; “Bak Elif, bir derdin varsa anlat. Evlatlık görevini yapıyorsun diye susma.”

O gece yatağa uzandığımda Emre yanımda yoktu. Salonda televizyonun karşısında uyuyakalmıştı yine. Yanına gidip üzerini örttüm. İçimden geçenleri ona söylemek istedim: “Neden değiştin Emre? Neden artık bana dokunmuyorsun, gözlerime bakmıyorsun?” Ama sustum. Çünkü korkuyordum; ya cevabı canımı daha çok yakarsa?

Bir gün işten eve dönerken markette eski arkadaşım Zeynep’le karşılaştım. Gözlerim doldu; ona her şeyi anlatmak istedim ama utandım. Sadece “Her şey yolunda” diyebildim. Zeynep bana dikkatlice baktı: “Elif, gözlerin eskisi gibi parlamıyor.”

O gece Emre eve geç geldi. Kapıyı açınca suratında yorgun bir ifade vardı. “Yemek hazır mı?” dedi sadece. Sofraya oturduk; ben çorbayı koyarken o telefona bakıyordu yine. Dayanamadım:

“Emre, eskiden böyle değildin. Ne oldu bize?”

Başını kaldırdı, gözlerinde öfke vardı: “Her şey yolunda Elif! Lütfen sorun çıkartma.”

O an içimde bir şeyler koptu. O eski Emre yoktu artık; karşımda bambaşka biri vardı.

Bir hafta sonra annemler ziyarete geldi. Annem mutfakta bana sarıldı: “Kızım, mutsuzsun sen.”

Gözyaşlarımı tutamadım; annemin omzunda sessizce ağladım. Babam salonda Emre’yle konuşuyordu; arada yükselen sesler geliyordu kulağıma:

“Bak oğlum,” diyordu babam, “Elif bizim tek kızımız. Onu üzersen ben de üzülürüm.”

Emre ise sadece başını sallıyordu; hiçbir şey söylemiyordu.

O gece annem gitmeden önce bana sarıldı: “Kızım, evlilik iki kişilik bir yolculuk. Tek başına taşıyamazsın bu yükü.”

Geceleri uyuyamıyordum artık; sabaha kadar tavana bakıp düşünüyordum: Nerede hata yaptım? Neden Emre değişti? Yoksa ben mi değiştim?

Bir gün cesaretimi topladım ve Emre’ye açıkça sordum:

“Beni hâlâ seviyor musun?”

Bir an durdu, sonra başını çevirdi: “Elif, herkes evlenince böyle olur. Beklentiye girme.”

O an içimdeki umut tamamen söndü.

Günler geçtikçe evdeki sessizlik büyüdü. Artık aynı sofrada oturmak bile zor geliyordu bana. Sabahları işe giderken birbirimize sadece kuru bir “Günaydın” diyorduk.

Bir akşam işten dönerken apartmanın girişinde komşumuz Ayşe Teyze’ye rastladım. Bana dikkatlice baktı:

“Kızım, yüzün solmuş… Her şey yolunda mı?”

Yine yalan söyledim: “İyiyim Ayşe Teyze.”

Ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir gece Emre geç saatlerde eve geldiğinde onu kapıda bekledim:

“Emre, böyle devam edemem. Ya konuşuruz ya da… Ya da yollarımızı ayırırız.”

İlk defa yüzüme uzun uzun baktı. Gözlerinde bir pişmanlık mı vardı yoksa öfke mi anlayamadım.

“Elif… Ben de bilmiyorum ne olduğunu,” dedi sessizce.

O an anladım ki bazen insanlar sevgiyi kaybetmiyor; sadece paylaşmayı unutuyorlar.

Şimdi odamda yalnız başıma otururken düşünüyorum: Bir zamanlar bana dünyaları veren adamla nasıl bu kadar uzaklaştık? Evlilik gerçekten iki kişilik bir yolculuk mu yoksa bazen tek başına yürümek zorunda mı kalıyor insan?

Sizce sevgi zamanla biter mi yoksa insanlar paylaşmayı mı unutuyor? Ben nerede yanlış yaptım?