“Annem Beni Bıraktı, Ama Dava İçin Gücünü Buldu!”

“Yine mi yok anne?” diye fısıldadım, babaannemin titreyen ellerini tutarken. O an, evdeki sessizliği yalnızca mutfaktan gelen eski saat sesi bölüyordu. Annemin arayıp sormadığı, yine bir yerlere gittiği günlerden biriydi. Babaannem gözlerimin içine baktı, yorgun bir gülümsemeyle saçımı okşadı: “Kızım, annenin yolu uzun. Sen bana bak, ben sana bakayım.”

Çocukluğum boyunca annem hep bir yerlere gitmekle meşguldü. Bir gün Antalya’da bir adamla, ertesi hafta İzmir’de başka bir adamla… Onun için hayat, yeni başlangıçlardan ibaretti; benim içinse terk edilmişlikti. Babam bizi çoktan terk etmişti zaten, annem de kendi hayallerinin peşinde koşarken bana sadece babaannemin sevgisi kalmıştı.

Babaannem bana masallar anlatırdı. “Bir gün annen dönecek,” derdi. “O zaman her şey güzel olacak.” Ama ben büyüdükçe anladım ki, bazı masallar gerçek olmuyor. Annem arada bir eve uğrar, bana yeni bir oyuncak getirir, sonra yine kaybolurdu. O oyuncaklar bana annemin sevgisini asla hissettirmedi.

Liseye başladığımda babaannem hastalandı. Şeker hastalığı ilerlemişti, gözleri görmez olmuştu. Okuldan gelir gelmez ona yemek yapar, ilaçlarını verirdim. Annemi defalarca aradım: “Anne, babaannem çok kötü. Lütfen gel.” Her seferinde aynı cevabı aldım: “Kızım, işlerim var. Sen halledersin.”

Bir gece babaannem kriz geçirdi. Ambulansı ben çağırdım, hastaneye yalnız başıma gittim. Doktorlar başımı okşadı: “Senin yaşında bir kız için çok zor bunlar.” O an içimde bir şeyler koptu. Annemi aradım, ağlayarak: “Anne, lütfen gel!” O ise telefonda soğuk bir sesle “Yarın bakarım,” dedi ve kapattı.

Babaannem hastanede vefat ettiğinde yanımda sadece komşumuz Emine teyze vardı. Annem cenazeye son anda yetişti; siyah gözlüklerinin arkasında gözyaşı var mıydı bilmiyorum. Taziye evinde herkes bana sarıldı, “Sen çok güçlü bir kızsın,” dediler. Annem ise köşede sessizce oturuyordu.

Babaannemin ölümünden sonra evde tek başıma kaldım. Annem birkaç gün yanımda kaldı ama sonra yine gitti. “Benim de hayatım var,” dedi. Ben ise üniversite sınavına hazırlanırken hem çalışıyor hem de evin işlerini yapıyordum.

Aylar geçti. Bir gün kapı çaldı; annem elinde bir tomar kağıtla çıkageldi. Yüzünde alışık olmadığım bir ciddiyet vardı.

— Kızım, konuşmamız lazım.
— Ne oldu anne?
— Babaannenin evi… Miras işleri… Avukatla konuştum, senin de imzan lazım.

O an beynimden vurulmuşa döndüm. Yıllardır bana bir gün bile sahip çıkmayan annem, şimdi miras için karşıma dikilmişti! Gözlerim doldu:

— Anne, babaannemi sen mi büyüttün? Onun son günlerinde neredeydin? Şimdi mi aklına geldi ben?

Annem başını eğdi, sesi titriyordu:

— Kızım, ben de kolay yaşamadım…

Sözünü kestim:

— Ama ben çocukken sen yoktun! Babaannemi toprağa verirken de yoktun! Şimdi miras için mi geldin?

O an içimde yıllardır biriktirdiğim öfke patladı. Annemle tartıştıkça tartıştık; o kendini savundu, ben ise ona yılların hesabını sordum.

Miras davası açıldı. Annem avukat tuttu; bana da mahkemeden kağıt geldi. O gün adliyede annemle karşı karşıya geldik. Hakim sorular sordu; annem gözyaşları içinde kendini mağdur gösterdi:

— Ben de kızımı çok sevdim ama şartlar zordu…

Ben ise içimdeki acıyı bastırmaya çalışarak konuştum:

— Sayın hakim, ben bu evde yalnız büyüdüm. Babaannemin son nefesinde yanındaydım. Annem ise hep uzaktaydı.

Mahkeme salonunda herkes bize bakıyordu; sanki annemle ben değil de tüm Türkiye’nin anneleri ve kızları yargılanıyordu o an.

Dava aylarca sürdü. Annemle aramızdaki uçurum daha da derinleşti. Komşular dedikodu yaptı: “Annesiyle mahkemelik olmuş,” diye fısıldaştılar. Ama kimse benim içimdeki yalnızlığı, kırgınlığı anlamadı.

Bir gece eski fotoğraflara baktım; babaannemin gülümseyen yüzüyle göz göze geldim. Gözyaşlarımı tutamadım:

— Keşke sen olsaydın da bana sarılsaydın…

Dava sonunda ev satıldı; parayı annemle bölüştük. O paranın bana huzur getirmeyeceğini biliyordum ama başka çarem yoktu.

Şimdi otuz yaşındayım; kendi ayaklarım üzerinde duruyorum ama içimde hâlâ o küçük kız çocuğu var. Anneme bazen mesaj atıyorum ama cevap gelmiyor çoğu zaman.

Bazen düşünüyorum: Bir anne neden kendi çocuğunu bırakıp gider? Miras için gücünü bulan bir kadın, neden evladının sevgisi için aynı gücü bulamaz? Sizce affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?