Kayınpederimle Aynı Evde: Beş Ayda Hayatımın Altüst Oluşu
“Bu evde kimse televizyonun sesini bu kadar açamaz!” diye bağırdı kayınpederim, salonda oturduğum koltuktan fırlayarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Beş ay önce, kayınpederimin bizimle yaşamaya başlamasıyla hayatımız altüst olmuştu. Eşim Elif’in gözleriyle bana “lütfen sabret” der gibi bakması, ama bir yandan da onun da ne kadar yorulduğunu görmem, beni daha da çaresiz bırakıyordu.
Her şey, kayınpederimin yaşadığı kasabada sağlık sorunları baş göstermesiyle başladı. Elif’in annesi yıllar önce vefat etmişti, başka kimsesi yoktu. “Baba, gel bizimle kal, hem hastaneye yakın olursun,” dedi Elif. O an, iyi bir damat olmanın gereği olarak sesimi çıkarmadım. Ama içimde bir huzursuzluk vardı; üç odalı evimizde zaten zor sığıyorduk, bir de kayınpederimin varlığı…
İlk günler, misafirlik havası vardı. Kayınpederim Mehmet Bey, eski bir ilkokul öğretmeni. Her şeye karışmayı, her konuda fikrini söylemeyi alışkanlık haline getirmiş. Sabahları saat altıda kalkıp mutfağı işgal ediyor, eski radyosunu açıp yüksek sesle haberleri dinliyor. Ben ise gece geç saatlere kadar çalıştığım için sabahları biraz daha uyumak istiyorum. Bir sabah, “Gençler tembel olmuş! Eskiden güneş doğmadan kalkardık,” dediğinde dişlerimi sıktım.
Bir gün işten eve döndüğümde, kendi odamda bulduğum eski kitaplarımın yerinin değiştiğini fark ettim. Mehmet Bey, kitaplarımı alfabetik sıraya dizmiş, bazılarını da “gereksiz” bulup kaldırmış. Elif’e şikayet ettiğimde, “Babam iyi niyetli, lütfen büyütme,” dedi. Ama bu iyi niyetli müdahaleler her geçen gün arttı: Buzdolabındaki yemeklerin yerini değiştirdi, banyodaki havlularımı başkasıyla değiştirdi, hatta bir gün iş kıyafetlerimi ütülemeye kalktı ve gömleğimi yaktı.
Bir akşam yemek masasında patlak verdi kavga. Mehmet Bey yine klasik nutkunu çekiyordu: “Şimdiki gençler aile nedir bilmiyor! Herkes kendi başına buyruk!” Ben de dayanamayıp, “Baba, herkesin bir sınırı var. Burası benim de evim,” dedim. Elif’in gözleri doldu. Mehmet Bey ise bana öyle bir baktı ki sanki ben ona ihanet etmişim gibi.
O günden sonra evde soğuk bir hava esti. Elif arada kalmıştı; bir yanda hasta babası, diğer yanda eşi… Ben ise kendimi her geçen gün daha fazla yabancı hissediyordum kendi evimde. Akşamları işten eve dönmek istemez oldum. Arkadaşlarım dışarı çağırdığında hemen kabul ediyordum; eve geç gitmek için bahaneler uyduruyordum.
Bir gece Elif’le mutfakta sessizce çay içerken patladım: “Elif, ben dayanamıyorum artık. Kendi evimde misafir gibiyim.” Elif gözlerini kaçırdı: “Ne yapabilirim ki? Babam hasta…”
O an anladım ki bu mesele sadece kayınpederimle ilgili değildi; bizim evliliğimizin sınırlarını da zorluyordu. Birbirimize olan tahammülümüz azalmıştı. Elif’in bana olan ilgisi azalmış, sürekli babasının ihtiyaçlarına koşuyordu. Ben ise kendimi değersiz hissediyordum.
Bir gün işten eve erken geldim. Salonda Mehmet Bey ile Elif’i tartışırken buldum:
– Baba, lütfen biraz anlayışlı ol! dedi Elif.
– Ben mi anlayışsızım? Siz bana bakmaya söz verdiniz! dedi Mehmet Bey.
O an içeri girdim ve ilk defa sesimi yükselttim:
– Kimse kimseye eziyet etmek zorunda değil! dedim.
Mehmet Bey bana döndü:
– Senin ailen yok mu oğlum? Anne babana bakmaz mısın?
Bir an sustum. Annem ve babam köydeydi; onlara da zaman zaman yardım ediyordum ama aynı evde yaşamak… O başka bir şeydi.
O gece Elif’le uzun uzun konuştuk. “Biliyorum çok zorlanıyorsun,” dedi Elif ağlayarak. “Ama babamı bırakıp gidemem.”
Ben de ağladım o gece. Kendi sınırlarımı koruyamamanın acısını hissettim. Bir yandan Elif’e hak veriyordum; o da çaresizdi. Ama ben de kendi hayatımdan vazgeçmek istemiyordum.
Beş ay boyunca evde sürekli bir huzursuzluk vardı. Mehmet Bey’in sağlık durumu biraz düzelince köyüne dönmeye karar verdi. O gün geldiğinde hem rahatladım hem de suçluluk duydum.
Şimdi düşünüyorum da; aile olmak ne demek? Kendi sınırlarımızı koruyamazsak, başkalarına ne kadar iyi gelebiliriz ki? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi evinizde misafir gibi hissettiğinizde nasıl başa çıkarsınız?