Hayatım Bir Film Değildi, Ama Neredeyse…
“Yeter artık, Zeynep! Her gün aynı masalı dinlemekten bıktım!” diye bağırdı annem, mutfağın ortasında elleriyle önlüğünü sıkarak. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki yıllardır içimde büyüttüğüm umutlar, annemin sesiyle bir anda paramparça oldu. Oysa ben sadece hayal kuruyordum; filmlerdeki gibi bir aşk, büyük şehirde bir hayat, kendi ayaklarım üzerinde durmak… Ama Karadeniz’in bu küçük köyünde, hayallerin ne kadar uzağa gidebileceğini kimse bana anlatmamıştı.
Babam, her zamanki gibi köy kahvesinden eve geç gelmişti. Kapıdan girer girmez gözleriyle beni aradı. “Kızım, komşunun oğlu Murat seni istiyor. Düşün taşın, bu fırsat bir daha gelmez,” dedi. O an içimdeki fırtına daha da büyüdü. Murat’ı çocukluğumdan beri tanıyordum; iyi biriydi belki ama ben onu hiç sevmemiştim. Benim hayalimdeki adam, filmlerdeki gibi gözlerinin içine bakınca kalbimi titreten biriydi. Ama köyde aşk, çoğu zaman mantıkla ve ailelerin onayıyla şekillenirdi.
O gece odamda ağlarken, ablam Elif sessizce yanıma geldi. “Zeynep,” dedi fısıltıyla, “ben de senin gibi hayal kurardım. Ama bak, şimdi iki çocuk annesiyim, eşimle zar zor geçiniyoruz. Hayaller güzel ama gerçekler başka.” Elif’in gözlerinde yorgunluk ve kabullenmişlik vardı. O an anladım ki, bu köyde kadın olmak demek, önce hayallerinden vazgeçmek demekti.
Ertesi gün Murat’ın annesiyle birlikte bize gelişi, evdeki havayı iyice ağırlaştırdı. Annem mutlu görünmeye çalışıyor, babam ise gururla başını sallıyordu. Murat bana bakıp utangaçça gülümsedi. “Zeynep, seni mutlu edeceğim,” dedi kısık sesle. O an içimde bir boşluk hissettim; sanki kendi hayatımdan çıkıp başkasının hikayesine girmiştim.
Düğün hazırlıkları başladığında köyde dedikodular aldı başını gitti. “Zeynep’in şansı varmış,” diyenler de oldu, “Daha iyisini mi bulacak?” diye küçümseyenler de… Ben ise her gece pencereden yıldızlara bakıp içimden sessizce ağladım. Bir gün, köyün minibüsüne binip Trabzon’a kaçmayı bile düşündüm ama cesaret edemedim. Annemin gözyaşları, babamın öfkesi ve ablamın yorgun bakışları arasında sıkışıp kaldım.
Düğün günü geldiğinde beyaz gelinliğim içinde kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. Herkes mutluydu; annem gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor, babam ise misafirlerle gururla tokalaşıyordu. Murat ise elimi tutarken titriyordu. Nikah memurunun “Kabul ediyor musun?” sorusuna evet derken sesim neredeyse çıkmadı.
Evliliğimizin ilk aylarında Murat gerçekten iyi davrandı bana. Ama zamanla o da köyün rutinine kapıldı; sabah tarlaya gidiyor, akşam yorgun dönüyor, televizyonun karşısında uyuyakalıyordu. Ben ise evde yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor ve pencereden dışarı bakarak geçen otobüsleri izliyordum. İçimdeki boşluk her geçen gün büyüyordu.
Bir gün eski okul arkadaşım Ayşe köye ziyarete geldi. İstanbul’da üniversite okumuş, kendi işini kurmuştu. Onun anlattıkları karşısında gözlerim doldu. “Zeynep,” dedi bana sarılırken, “Sen de yapabilirdin. Hala geç değil.” O an içimde bir umut kıvılcımı yandı ama hemen ardından suçluluk duygusu bastırdı. Murat’a ve aileme karşı sorumluluklarım vardı artık.
Yıllar geçti. İki çocuğum oldu; oğlum Yusuf ve kızım Derya… Onlar büyürken ben de yaşlandım sanki. Hayallerimden geriye sadece eski defterlerime yazdığım şiirler kaldı. Bazen geceleri çocuklar uyurken pencereden dışarı bakıp kendi kendime soruyorum: “Acaba başka bir hayat mümkün müydü?”
Bir akşam Murat’la tartıştık. O gün tarlada işler kötü gitmişti; sinirliydi. “Senin yüzünden mi bu kadar mutsuzum?” diye bağırdı bana. O an yıllardır içimde biriktirdiğim öfke patladı: “Ben de mutlu değilim Murat! Hiçbir zaman olmadım!” dedim gözyaşları içinde. O da sustu; ilk defa birbirimize gerçeği söyledik.
O günden sonra aramızda bir soğukluk oluştu ama aynı evde yaşamaya devam ettik. Çocuklar için… Köy için… Ailelerimiz için… Kendi hayatımızı değil başkalarının beklentilerini yaşadık hep.
Şimdi çocuklarım büyüdü; Yusuf üniversiteye gitti, Derya liseye başladı. Onlara hep şunu söyledim: “Kendi hayatınızı yaşayın, kimsenin sizin adınıza karar vermesine izin vermeyin.” Ama bazen aynaya baktığımda kendi gençliğimi hatırlıyorum; hayalleri olan o kızı…
Belki de hayatım hiç film gibi olmadı ama yine de kendi hikayemi yazdım. Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızdan vazgeçmek zorunda kaldınız mı? Ya da hayallerinizden ne kadar uzaklaştınız?