Sevgi İhanete Dönüştüğünde: Bir Türk Annenin Sessiz Çığlığı
“Anne, bana güvenmiyor musun?” Oğlum Burak’ın sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla yere düştü. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır tek başıma büyüttüğüm, her zorluğa göğüs gerdiğim oğlumun gözlerinde ilk defa bana yabancı bir bakış gördüm.
Ben Gülten. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartman dairesinde yaşıyorum. Eşim yıllar önce bizi terk ettiğinde Burak daha ilkokuldaydı. O günden beri hayatımın tek anlamı oğlum oldu. Onun için iki işte çalıştım, geceleri dikiş diktim, gündüzleri temizlik yaptım. Bir gün kendi evimizin anahtarını Burak’ın avucuna bırakabilmek için yıllarca dişimden tırnağımdan arttırdım.
Burak üniversiteyi bitirip iş bulduğunda gözlerim dolmuştu. “Artık rahat edeceğiz anne,” demişti. Ama hayat öyle olmadı. İşler yolunda gitmedi, Burak’ın borçları birikti. Bir gün eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Anne, bankadan aradılar… Kredi kartlarım… Çok sıkıştım. Ev bizim üstümüze olsa, kredi çekebilirim,” dedi. İçimde bir huzursuzluk vardı ama oğlumun gözyaşlarına dayanamadım. “Ev senin olsun oğlum, ben sana güveniyorum,” dedim ve tapuyu onun adına devrettim.
O günden sonra evde bir şeyler değişti. Burak daha çok dışarıda kalmaya başladı. Akşamları eve geldiğinde gözleri kan çanağı gibi oluyordu. Bir gece kapı çaldı; iki adam geldi, Burak’ı sordular. Borçlarını ödeyememişti. Oğlumun bana anlattıklarından çok daha büyük bir batakta olduğunu o zaman anladım.
Bir sabah uyandığımda evde kimse yoktu. Burak’ın odası bomboştu; sadece eski bir fotoğrafımız kalmıştı masanın üstünde. O gün akşamüstü kapı tekrar çaldı. Bir avukat geldi, elinde bir kağıt: “Ev artık bankanın. Borçlar ödenmediği için icra işlemi başlatıldı.” Dizlerimin bağı çözüldü, yere yığıldım.
Komşum Ayşe abla beni kaldırdı yerden. “Gülten, oğlun nereye gitti?” diye sordu. Bilmiyordum. Telefonunu defalarca aradım, açmadı. Günlerce haber alamadım ondan. Evden çıkarılırken komşuların acıyan bakışları içimi dağladı.
Bir süre Ayşe ablanın yanında kaldım. Her gece yastığa başımı koyduğumda Burak’ın çocukluğunu hatırladım: İlk adımlarını, okula başladığı günü, bana sarılıp “Seni bırakmam anne” dediği anları… Şimdi ise ne evim vardı ne de oğlumun sıcaklığı.
Bir gün mahallede Burak’ı gördüğünü söyleyen biri oldu. Hemen oraya koştum; köhne bir kahvehanede oturuyordu, yüzü solgun, gözleri kaçamak bakıyordu. Yanına oturdum.
“Burak… Neden böyle oldu oğlum? Neden bana bunu yaptın?”
Başını eğdi, sesi titriyordu: “Anne… Ben de bilmiyorum. Her şey kontrolden çıktı. Sana bunu yaşattığım için kendimden nefret ediyorum. Ama geri dönemem…”
O an ona sarılmak istedim ama ellerim havada asılı kaldı. İçimdeki kırgınlık, özlemle karıştı; gözyaşlarımı tutamadım.
Aylar geçti. Şimdi küçük bir odada yaşıyorum; eski hayatımdan geriye sadece birkaç fotoğraf ve anı kaldı. Bazen pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir anne ne kadar affedebilir? Sevgiyle büyüttüğüm oğlumun ihanetiyle nasıl başa çıkabilirim? Yoksa asıl hata bende miydi; ona fazla mı güvendim?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir annenin sevgisi her şeye yeter mi, yoksa bazen sınır koymak gerekir mi?