Bir Çocuğun Gölgesinde Kalan Hayatlar: Zeynep ve Elif’in Sınavı

“Zeynep, Defne olmadan bir yere gitmem mümkün değil, bunu anlamıyor musun?” Elif’in sesi mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını tepsiye bırakırken, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O an, yıllardır süren dostluğumuzun bir dönüm noktasına geldiğini anladım.

Elif’le üniversiteden beri ayrılmazdık. Birlikte kahkahalar atmış, acılarımızı paylaşmış, birbirimizin en karanlık sırlarını saklamıştık. Ama Defne doğduktan sonra Elif değişti. Önceleri anneliğin getirdiği yorgunluk ve uykusuzluk sanmıştım; zamanla geçer diye ummuştum. Ama geçmedi. Elif’in dünyası Defne’den ibaret olmuştu. Her sohbetimiz Defne’nin ilk kelimesi, ilk adımı, ilk ateşiyle ilgiliydi. Birlikte sinemaya gitmek, sahilde yürümek ya da sadece iki kadın olarak dertleşmek artık imkânsızdı.

Bir akşam, eşim Emre’yle salonda otururken içimi döktüm. “Elif’i kaybediyorum,” dedim. Emre gözlerini televizyondan ayırmadan, “Belki de kendini kaybediyordur,” dedi. O cümle beynimde yankılandı. Gerçekten de Elif’in gözlerinde o eski parıltı yoktu; yerini endişe ve takıntı almıştı.

Bir gün Elif beni aradı. “Zeynep, Defne’yle birlikte sana geliyoruz. Akşam yemeği hazırla, Defne’nin yeni dişleri çıktı, kutlayalım!” dedi heyecanla. O an içimde bir öfke kabardı. Kendi kızım İpek’in sınav haftasıydı ve evde sessizliğe ihtiyacımız vardı. Ama Elif’e bunu söylemekten çekindim; çünkü her seferinde ya alınır ya da bana anneliği öğretmeye kalkardı.

O akşam Emre eve geldiğinde mutfağa saklandım. “Yeter artık Zeynep,” dedi fısıltıyla. “Evimizde bile rahat edemiyoruz. Elif’in hayatı Defne’den ibaret olabilir ama bizim de bir hayatımız var.” Haklıydı ama Elif’e nasıl söyleyecektim?

Yemek masasında Defne çığlık çığlığa ağlarken Elif onu kucağına aldı ve bana döndü: “Sen anne olunca anlarsın Zeynep.” O cümle içimi dağladı. Ben de anneyim! Ama ben İpek’in üzerine titremekle kendi hayatımı unutmak arasında bir denge kurmaya çalışıyordum. Elif ise tamamen kaybolmuştu.

O gece Emre ile tartıştık. “Zeynep, bu şekilde devam edemezsin,” dedi. “Ya ona sınır koyarsın ya da bu dostluk seni de boğar.” Sabaha kadar uyuyamadım. Elif’i kaybetmekten korkuyordum ama kendimi de kaybetmek istemiyordum.

Bir hafta sonra Elif beni aradı: “Defne hastalandı, hastaneye gidiyoruz, sen de gel.” O an içimde bir şeyler koptu. “Elif,” dedim titreyen bir sesle, “Ben senin yanında olmak isterim ama her şeyin Defne etrafında dönmesinden yoruldum. Sen neredesin? Seninle konuşmak istiyorum, sadece Defne’nin annesiyle değil.”

Telefonun ucunda uzun bir sessizlik oldu. Sonra Elif’in sesi çatallandı: “Sen de herkes gibisin… Kimse anlamıyor beni.” Ve telefonu kapattı.

Günlerce aramadı beni. Ben de aramadım. İçimde bir boşluk oluştu; sanki yıllardır sırtımı yasladığım duvar yıkılmıştı. İpek bana sarıldı: “Anne, üzülme… Belki zamanla düzelir.” Ama ben biliyordum; bazı şeyler zamanla düzelmiyor, sadece kabuk bağlıyor.

Bir sabah kapım çaldı. Elif karşımdaydı; gözleri şişmiş, saçları dağılmıştı. “Zeynep,” dedi, “Ben kayboldum galiba… Sadece Defne’nin annesi oldum, Elif olmayı unuttum.” Onu içeri aldım; sarıldık ve saatlerce ağladık.

O günden sonra birbirimize daha dürüst olduk. Elif terapiye başladı; ben de kendi sınırlarımı korumayı öğrendim. Ama hâlâ bazen düşünüyorum: Bir kadın ne zaman sadece anne olur? Kendi kimliğimizi çocuklarımızda kaybetmeden nasıl var olabiliriz? Ve en önemlisi; bir dostluk ne kadar yük taşıyabilir?

Sizce annelik mi daha ağır basmalı, yoksa önce kendimiz mi olmalıyız? Dostluklar çocukların gölgesinde kaybolmaya mahkûm mu?