İki Yüzyıl Önce Yazılmış 20 Kural: Unutulmuş Bir Bilgeliğin İzinde

“Bunu açarsan, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” dedi annem, elleri titreyerek sandığın kapağını tutarken. Gözlerinde hem korku hem de bir tür teslimiyet vardı. O an, yıllardır ailemizin salonunun köşesinde duran, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği o eski sandığın içindekilerin sadece eski fotoğraflar ya da birkaç sararmış mektup olmadığını hissettim.

Ama ben açtım. Çünkü başka çarem yoktu. Babamın ölümünden sonra evdeki sessizlik, duvarlara sinmişti. Annemle aramızda konuşulmamış bir sürü şey vardı; her kelime, her bakış, geçmişin gölgesinde yankılanıyordu. O gece, elektrikler kesildiğinde ve yağmur camlara vururken, sandığın başında oturduk. Annem ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Ben ise, içimdeki boşluğu dolduracak bir cevap arıyordum.

Sandığın içinden çıkan defter, eski Osmanlıca harflerle yazılmıştı. Dedemin dedesi Hasan Efendi’nin el yazısıydı bu. Annem, “O defterde yazanlar yüzünden ailemiz yıllarca suskun kaldı,” dedi. “Kimse inanmadı, kimse uygulamadı. Ama belki sen… belki sen farklı olursun.”

Defteri açtığımda ilk sayfada şunlar yazıyordu: “Hayatın 20 Kuralı – Unutma ki, insan en çok kendine yenilir.” O an, içimde bir şeyler kırıldı. Çünkü ben de kendime yenilmiş, babamın ölümünden sonra hiçbir şey yapamaz hale gelmiştim.

İlk kural: “Korkunu tanı, ona isim ver.”
İkinci kural: “Aileni dinle ama kendi yolunu çiz.”
Üçüncü kural: “Bir sırrın varsa, onu taşıyacak birini bul.”

Her kuralı okudukça, ailemizin neden bu kadar suskun olduğunu anlamaya başladım. Annemle dedem arasında yıllarca süren küslüğün sebebi, bu kuralların üçüncüsünde saklıydı. Dedem gençken büyük bir hata yapmış, bunu anneme anlatamamıştı. Annem de bana anlatmamıştı. Herkes sırrını kendi içinde taşımış, kimse yükünü paylaşmamıştı.

O gece annemle ilk kez açıkça konuştuk. “Biliyor musun,” dedi annem, “ben de gençken bu defteri okudum ama korktum. Çünkü dördüncü kuralda ‘Geçmişinle barışmadan geleceğe yürüyemezsin’ yazıyordu. Ben geçmişimle hiç barışamadım.”

Ben de geçmişimle barışamamıştım. Babamla son konuşmamızda ona çok ağır şeyler söylemiştim. O günden beri kendimi affedemiyordum. Defterin beşinci kuralı ise şöyleydi: “Affetmek, unutmak değildir; yükünü hafifletmektir.”

Sabaha kadar annemle defteri okuduk. Her kuralda kendi hayatımızdan bir yara bulduk. Altıncı kuralda “Dostunu iyi seç; dostun seni ya yükseltir ya da batırır” yazıyordu. Babamın en yakın arkadaşıyla ortak iş kurup batması geldi aklıma. Yedinci kuralda ise “Çocuklarına yalan söyleme; onlar senden çok daha fazlasını anlar” diyordu. Annemin bana babamın hastalığını gizlemesi…

Güneş doğarken annem bana döndü: “Sence bu kurallar hâlâ geçerli mi?”

O an düşündüm; iki yüzyıl önce yazılmış bu kurallar hâlâ bizim hayatımızı şekillendiriyor muydu? Yoksa biz onları unuttuğumuz için mi bu kadar acı çekiyorduk?

O günden sonra defteri her gün okudum. Sekizinci kuralda “Köyünü unutma; köklerin seni ayakta tutar” yazıyordu. Üniversiteyi bitirip İstanbul’a yerleştiğimden beri köyümü hiç aramamıştım bile. Dokuzuncu kuralda “Bir gün yalnız kalırsan, aynaya bak ve kendine dürüst ol” diyordu. Ben ise aynaya bakmaktan korkuyordum.

Bir hafta sonra defterin onuncu kuralına geldiğimde işler değişti: “Aileni koru ama yanlışlarını da görmezden gelme.” O gün annemle büyük bir tartışma yaşadık. Ona babamın ölümünden kendisini sorumlu tuttuğumu söyledim. Annem ağladı, ben ağladım. Sonra sarıldık. Çünkü on birinci kuralda “Gözyaşı dökmekten utanma; bazen en büyük cesaret budur” yazıyordu.

Defterin on ikinci kuralında ise “Toplumun ne dediğine fazla kulak asma; kendi vicdanını dinle” diyordu. Türkiye’de yaşamanın en zor yanı buydu belki de; herkesin ne dediğini düşünmekten kendi hayatımızı yaşayamıyorduk.

On üçüncü kural: “Bir hata yaptıysan sahiplen; kaçmak seni özgür kılmaz.” Babamın iflasından sonra ailece taşındığımız küçük kasabada herkes bize acıyarak bakmıştı. Annem hep başını eğmişti. Oysa belki de başımızı dik tutmalıydık.

On dördüncü kural: “Sevdiğine zaman ayır; zaman geçer, pişmanlık kalır.” Babam öldükten sonra onunla yeterince vakit geçirmediğim için pişmandım.

On beşinci kural: “Kendini başkasıyla kıyaslama; herkesin sınavı kendine özeldir.” Sosyal medyada herkesin hayatı mükemmel görünüyordu ama bizim evimizde sessizlik ve hüzün vardı.

On altıncı kural: “Birine yardım etmeden önce kendi yaralarını sar.” Ben hep başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendi acımı unutmuştum.

On yedinci kural: “Hayat kısa; kırgınlıkları büyütme.” Annemle aramızdaki mesafeyi azaltmaya çalıştım.

On sekizinci kural: “Güven kolay kazanılmaz, çabuk kaybedilir.” Babamın bana verdiği sözü tutamaması geldi aklıma.

On dokuzuncu kural: “Her gün yeni bir başlangıçtır.” Bu cümleyi okuduğumda içimde bir umut filizlendi.

Ve son kural: “En büyük mirasın karakterindir.” Dedemin dedesi Hasan Efendi’nin hayatı boyunca bu kurallara uymaya çalıştığını düşündüm. Belki de ailemizin yaşadığı tüm acılar, bu kuralları unuttuğumuz içindi.

Aylar geçti, defteri okudukça kendimi ve ailemi daha iyi anlamaya başladım. Annemle aramızdaki duvarlar yıkıldı. Geçmişin yükünü taşımak yerine, onunla barışmayı öğrendim.

Şimdi size soruyorum: Sizce iki yüzyıl önce yazılmış bu kurallar hâlâ geçerli mi? Yoksa biz onları unuttuğumuz için mi hayatlarımız bu kadar karmaşık ve acı dolu?