Bir Gece Yarısı, Bir Anne ve Bir Kırık Kalp: Oğlumun Son Yolculuğu

“Dur! Lütfen dur!” diye bağırıyordu bir polis memuru, gece yarısı ıssız caddede. Ama ben, yorgunluktan gözlerim kan çanağına dönmüş halde, eve bir an önce varmak için hızımı kesmeden devam ettim. Bariyerin yanından geçerken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı ama o an tek düşündüğüm, oğlum Emir’in bana kızgın olup olmadığını öğrenmekti. Son zamanlarda aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu; ben fazla çalışıyor, o ise evde yalnız kalıyordu.

Telefonum çaldı. Ekranda komşumuz Ayşe Hanım’ın adı yazıyordu. “Meral abla, hemen gel! Emir’e araba çarpmış!” dedi titrek sesiyle. O an, az önce geçtiğim bariyerin ardında yatanın oğlum olduğunu anladım. Arabamı yolun kenarına çekip koşmaya başladım. Her adımda kalbim daha hızlı atıyor, nefesim daralıyordu. Polisler beni durdurmaya çalıştı ama “O benim oğlum!” diye haykırdım. Yerde yatan cansız bedeni gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü.

Gözlerimden yaşlar süzülürken, Emir’in başında diz çöküp ellerini tuttum. “Anne… Özür dilerim,” dedi kısık bir sesle. Gözleri kapanırken, içimdeki tüm pişmanlıklar bir anda üzerime çöktü. O an, hayatım boyunca ona yeterince vakit ayırmadığımı, onun yalnızlığını görmezden geldiğimi fark ettim.

O geceyi asla unutamıyorum. Hastane koridorunda beklerken, eşim Cem ile aramızda geçen tartışmalar aklıma geldi. Cem, “Çok çalışıyorsun Meral! Emir’le ilgilenmiyorsun,” derdi hep. Ben ise “Ev geçindirmek kolay mı Cem? Senin işin yok!” diye çıkışırdım. Şimdi ise her şeyin ne kadar anlamsız olduğunu anlıyordum.

Emir’in arkadaşları hastaneye akın etti. Her biri gözyaşları içinde bana sarıldı. “Teyze, Emir hep yalnızdı ama çok iyi biriydi,” dedi biri. Diğeri ise “Keşke o akşam onu yalnız bırakmasaydık,” diyerek suçluluk duyduğunu söyledi. O an anladım ki, oğlum sadece benim değil, çevresinin de ilgisine muhtaçtı.

Cenaze günü mahallede herkes konuşuyordu: “Bu çocuk neden gece dışarıdaydı?” “Annesi nerede?” “Babası işsizmiş…” Herkes suçlu arıyordu ama kimse gerçek sorunu görmek istemiyordu: Gençlerimizin yalnızlığı ve toplumun duyarsızlığı.

Cem’le evde baş başa kaldığımızda sessizlik vardı. Bir süre sonra Cem, “Sence de suçlu biz miyiz?” diye sordu gözleri dolu dolu. Cevap veremedim. Çünkü biliyordum ki, sadece biz değil, bu ülkenin tüm yetişkinleri suçluydu biraz.

Bir hafta sonra Emir’in odasına girdim. Masasında yarım kalmış bir mektup buldum:

“Anneciğim,
Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Seninle konuşmak istiyorum ama hep yorgun oluyorsun. Babam da zaten hep üzgün… Keşke birlikte daha çok vakit geçirebilsek…”

O satırları okurken gözyaşlarım sel oldu. Oğlumun bana anlatamadığı her şey şimdi birer hançer gibi saplanıyordu kalbime.

Mahalledeki kadınlar bana destek olmaya çalıştı ama onların tesellileri de yetmiyordu. Herkes kendi derdinde, kimse gençlerin ne hissettiğini anlamıyor gibiydi. Bir gün markette karşılaştığım Hatice Teyze, “Kızım, Allah sabır versin ama çocuklarımıza sahip çıkmamız lazım,” dedi. İçimden “Keşke daha önce fark etseydik,” demek geçti.

O günden sonra hayatım değişti. Çalıştığım hastanede gençlerle daha çok ilgilenmeye başladım. Onların sorunlarını dinledim, bazen sadece yanlarında oturup sessizce ağladım. Çünkü biliyordum ki, her biri kendi Emir’ini taşıyor içinde.

Şimdi geceleri uyuyamıyorum. Her yağmur yağdığında oğlumun mezarına gidip dualar ediyorum. Onun sesini rüyalarımda duyuyorum: “Anne, beni unutma.”

Bazen düşünüyorum; acaba başka türlü olsaydı, daha çok vakit ayırsaydım, onu daha iyi dinleseydim her şey farklı olur muydu? Sizce bir anne olarak hatam nerede başladı? Çocuklarımızı gerçekten dinliyor muyuz yoksa onları da kendi yalnızlığımıza mı mahkûm ediyoruz?