Aşk Nereye Saklandı?
“Neden yine yalnızsın, Zeynep?” Annemin sesi, mutfaktan yükselirken içimde bir yerleri acıttı. Elimdeki çayı masaya bırakırken gözlerim doldu, ama ona belli etmemeye çalıştım. “Anne, yalnız değilim. Sadece… Henüz doğru insanı bulamadım.” dedim, ama sesim titredi. Annem, ellerini önlüğüne sildi, yanıma oturdu. “Kızım, yaşın geçiyor. Herkes evlendi, çocuk sahibi oldu. Sen hâlâ bekliyorsun. Neyi bekliyorsun Zeynep?”
İşte tam da bu soruyla başlıyor her şey. Ben neyi bekliyorum? Hayatım boyunca hep bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Babam bizi terk ettiğinde altı yaşındaydım. Annemle birlikte küçük bir kasabada, herkesin birbirini tanıdığı o dar sokaklarda büyüdüm. Herkesin babası vardı, benimse sadece annem ve onun yorgun elleri. Okuldan dönerken arkadaşlarımın yeni ayakkabılarını izlerdim; benimkilerse annemin eski çantasından kesip diktiği bezlerle yamalıydı.
Ama annem bana hep güçlü olmayı öğretti. “Kızım, kimseye muhtaç olma,” derdi. “Kendi ayaklarının üstünde dur.” Ben de öyle yaptım. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Hayatımda ilk defa büyük bir şehirdeydim ve her şey çok hızlıydı. İnsanlar aceleyle yürürken ben aralarından sıyrılıp kendi yolumu bulmaya çalışıyordum.
Üniversitede herkesin sevgilisi vardı. Kütüphanede el ele tutuşan çiftleri izlerken içimde bir boşluk hissederdim. Biri bana baksa, kalbim hızla atardı ama sonra hemen geri çekilirdim. Çünkü annemin sesi kulağımda çınlardı: “Kimseye güvenme.”
Yıllar geçti, mezun oldum, bir bankada işe başladım. Hayatım düzene girdi ama içimdeki boşluk büyüdü. Her sabah aynı otobüse binip aynı insanlarla işe gidiyordum. Akşam eve döndüğümde annemle telefonda konuşuyordum. “Bugün biriyle tanıştın mı?” diye sorardı her seferinde. “Yok anne,” derdim, “Kimseyle tanışmadım.”
Bir gün işyerinde yeni biri başladı: Emre. Uzun boylu, güler yüzlü ve inanılmaz nazikti. İlk gün bana kahve getirdiğinde kalbim yerinden çıkacak sandım. Akşamları birlikte fazla mesai yaparken sohbet ettikçe ona daha çok bağlandığımı hissettim. Ama yine de kendimi geri çektim. Çünkü Emre’nin ailesi zengindi, ben ise hâlâ anneme para gönderiyordum.
Bir akşam Emre bana “Zeynep, seninle dışarı çıkmak isterim,” dediğinde içimde bir savaş başladı. Kabul etsem mi? Annemin sesi yine kulağımda: “Kızım, kimseye güvenme.” Ama kalbim başka bir şey söylüyordu.
O akşam eve döndüğümde anneme anlattım. “Anne, biri var,” dedim utana sıkıla. Annem önce sustu, sonra “Ailesi kim? Nereli?” diye sordu hemen. “İstanbul’luymuş, ailesi varlıklıymış,” dedim. Annemin yüzü asıldı: “Kızım, onlar seni kabul eder mi? Sonra üzülmeni istemem.”
O gece uyuyamadım. Annemin korkuları benim korkularımla birleşti. Ertesi gün Emre’yle dışarı çıktık ama ben hep mesafeliydim. O kadar güzel bir akşamdı ki… Ama ben kendimi bırakmadım.
Aylar geçti, Emre vazgeçmedi ama ben ona bir türlü tam anlamıyla güvenemedim. Sonunda Emre başka birine âşık oldu ve evlendi. Düğün davetiyesi masama geldiğinde gözyaşlarımı tutamadım.
Annem yine aynı soruyu sordu: “Neden yalnızsın Zeynep?”
Artık otuz iki yaşındayım. Çevremdeki herkes evli, çocuklu. İşyerinde genç kızlar bana “Abla” diyorlar artık. Herkesin hayatı yolunda gibi görünüyor; benimse hâlâ içimde o eksiklik var.
Bir gün eski mahallemize gittim. Çocukluğumun geçtiği sokaklarda yürürken eski komşumuz Ayşe Teyze’yle karşılaştım. “Zeynep kızım, hâlâ evlenmedin mi?” dedi şaşkınlıkla. Gülümsedim ama içim acıdı.
O akşam annemle otururken ona sordum: “Anne, aşk gerçekten var mı? Yoksa biz mi yanlış yerde arıyoruz?” Annem uzun uzun sustu, sonra gözlerime baktı: “Belki de aşkı önce kendimizde bulmamız lazım kızım.”
Şimdi düşünüyorum da… Belki de hayat boyunca hep başkalarının onayını bekledim; annemin korkuları, toplumun beklentileri… Belki de aşkı bulmak için önce kendi korkularımla yüzleşmem gerekiyordu.
Ama sizce de öyle değil mi? Gerçekten aşkı bulmak mümkün mü bu ülkede? Yoksa hep yanlış yerde mi arıyoruz?