Gizli Acının Gölgesinde: Bir Akademisyenin Sessiz Çığlığı

“Yine mi geç kaldın Vildan? Akşam yemeği soğudu!” diye bağırdı annem telefonda, sesinde hem endişe hem de sitem vardı. O an, üniversitenin koridorlarında hızlı adımlarla yürürken, elimdeki dosyaları sımsıkı kavradım. İçimdeki fırtınayı kimse bilmiyordu. Herkesin gözünde ben, Prof. Dr. Vildan Yalçın’dım; bölüm başkanı, başarılı bir akademisyen, örnek bir kadın… Ama kimse evimin kapısından içeri girdiğimde karşılaştığım karanlığı göremiyordu.

O akşam eve dönerken, apartmanın merdivenlerinde ayaklarım titredi. Anahtarı çevirdim, kapıyı açtım. Eşim Cemil’in sesi salondan yankılandı: “Vildan! Rakı bitti, almadın mı yine?” Sesi öfkeliydi, ama ben artık bu öfkeye alışmıştım. Cevap vermedim. Ceketimi askıya astım, mutfağa geçtim. Masanın üstünde boş şişeler, kırık bir bardak ve yere dökülmüş meze kalıntıları vardı. İçimden bir feryat yükseldi ama sustum. Çünkü bu evde bağırmak bana yasaktı.

Cemil’le evlendiğimizde her şey çok güzeldi. O da benim gibi üniversite mezunuydu, mühendis olarak çalışıyordu. Hayallerimiz vardı; çocuklarımız olacaktı, birlikte dünyayı gezecektik. Ama işler değişti. Cemil işini kaybettiğinde, “Geçici bir şey,” dedi. Sonra içmeye başladı. Önce haftada bir, sonra her akşam… Sonra iş aramayı da bıraktı. Ben ise çalışmaya devam ettim; hem evin yükünü hem de onun öfkesini sırtlandım.

Üniversitede kimseye anlatmadım. Arkadaşlarım, “Vildan Hanım, nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsunuz?” diye sorardı bazen. Gülümserdim sadece. Çünkü anlatamazdım; anlatırsam zayıf görünürdüm, ayıplanırdım belki de… Türkiye’de kadın olmak zordu; hele ki başarılı bir kadınsanız, her şeyiniz kusursuz olmalıydı.

Bir gün, asistanım Elif odama geldi. “Hocam, iyi misiniz? Son zamanlarda çok yorgun görünüyorsunuz,” dedi. Gözlerime bakınca içimdeki acıyı görmesinden korktum. “Yoğunluktan Elif’ciğim,” dedim. Ama o gün eve dönerken düşündüm: Ne zamandır gerçekten iyi değildim? Ne zamandır sadece hayatta kalmaya çalışıyordum?

Cemil’in alkol krizleri arttıkça evde huzur kalmadı. Annem aradığında hep yalan söyledim: “Her şey yolunda anneciğim.” Oysa geceleri Cemil’in bağırışlarıyla uyanıyor, sabahları gözlerimde mor halkalarla işe gidiyordum. Bir keresinde Cemil’in öfkesi kontrolden çıktı; bana bağırdı, elindeki bardağı duvara fırlattı. O an korkudan titredim ama yine de sustum.

Bir gece, üniversiteden geç çıktım. Otobüste camdan dışarı bakarken gözlerim doldu. Yanımdaki yaşlı kadın bana dönüp, “Kızım iyi misin?” diye sordu. O an içimdeki duvarlar yıkıldı; ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Bir sabah Cemil’i mutfakta baygın buldum. Yanında boş şişeler… Hemen ambulansı aradım. Hastanede doktor bana baktı: “Eşinizin durumu ciddi hanımefendi. Uzun süredir mi böyle?” Başımı eğdim; utandım, suçlu hissettim kendimi… Sanki onun hastalığı benim ayıbımmış gibi…

O gün annemi aradım ve her şeyi anlattım. Annem telefonda uzun süre sustu; sonra ağlamaya başladı: “Kızım, neden bunca zaman sustun? Biz senin yanındayız.” O an içimde bir yük kalktı ama aynı zamanda büyük bir boşluk hissettim.

Cemil hastaneden çıktıktan sonra ona yardım etmek istedim. Rehabilitasyon merkezine gitmeyi teklif ettim; öfkelendi, “Ben deli miyim?” diye bağırdı. O gece ilk defa ona karşı koydum: “Böyle devam edemez Cemil! Ya tedavi olursun ya da bu evde kalamazsın!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binlerce soru… Boşanmak mı? Herkes ne der? Akademideki itibarım ne olur? Ama artık korkmuyordum; çünkü annemin sesi hâlâ kulaklarımdaydı: “Biz senin yanındayız.”

Bir hafta sonra Cemil evi terk etti. İlk başta büyük bir boşluk hissettim; sonra hafifledim. Üniversitede işlerime daha çok sarıldım; öğrencilerime daha fazla vakit ayırdım. Elif bir gün bana sarıldı: “Hocam, artık daha mutlusunuz.” Gülümsedim; çünkü ilk defa gerçekten özgürdüm.

Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Kaç kadın benim gibi acısını gizliyor? Kaçımız toplumun baskısından korkup susuyoruz? Belki de konuşmak zamanı gelmiştir… Siz olsaydınız ne yapardınız? Susar mıydınız yoksa kendi yolunuzu mu çizerdiniz?