Bir Yumurta, Bir Hayat: Sessizliğin İçinde Kaybolan Aşk

“Yumurta haşlarken bile insan bu kadar yalnız hisseder mi?” dedim kendi kendime, mutfağın soğuk fayanslarına bakarken. Saat sabahın altısıydı. Ali hâlâ uyuyordu; ya da uyuyor numarası yapıyordu, bilmiyorum. Son iki yıldır, aynı evde iki yabancı gibi yaşıyoruz. Herkesin kendi tenceresi, kendi tavası, hatta kendi tuzu var. Bir zamanlar birlikte kahvaltı ettiğimiz masada şimdi iki ayrı köşe, iki ayrı tabak, iki ayrı hayat var.

Yirmi yıl önce, annemin gözyaşları arasında Ali’yle evlenmiştim. O zamanlar herkes “Birbirinize çok yakışıyorsunuz, Allah mesut etsin” derdi. İlk yıllarımızda, akşamları işten dönerken birbirimize çiçekler alır, pazar sabahları Beşiktaş’ta simit-peynirle kahvaltı yapardık. Sonra hayat aramıza girdi. Ali’nin işi uzadı, benim annem hastalandı, çocuk sahibi olamadık. Herkesin bir bahanesi vardı ama asıl mesele konuşmamaktı. Sessizlik, evimizin duvarlarına sinmişti.

Bir sabah, Ali mutfağa girdi. Elinde kendi alışverişinden aldığı yumurtalar vardı. Benim aldıklarım rafta duruyordu. “Seninkiler küçük, ben büyük seviyorum,” dedi. O an içimde bir şey koptu. Bir yumurta yüzünden mi bu kadar uzaklaştık? Yoksa yumurta sadece bahaneydi de, biz çoktan birbirimizi kaybetmiş miydik?

Annemin ölümünden sonra iyice yalnızlaştım. Ali ise işine daha çok gömüldü. Akşamları eve geç gelir oldu. Bir gün, “Neden bu kadar geç geliyorsun?” diye sordum. Sustu. Sadece sustu. O suskunluk, bana binlerce kelimeden daha ağır geldi. O günden sonra konuşmalarımız azaldı. Önce tartışmalar başladı; bağırışlar, kapı çarpmalar… Sonra barışmalar; yorgun, isteksiz, sadece alışkanlıktan.

Bir gece, yatakta sırt sırta yatarken, “Ali, biz ne olduk?” dedim. Cevap vermedi. O an anladım ki, bazı soruların cevabı yoktur; ya da cevap vermeye değmez hale gelmiştir.

Kardeşim Ayşe arada gelir, “Ablacım, ayrılmak istiyorsan yanındayım,” derdi. Ama ben ayrılmak istemiyordum; ya da yalnız kalmaktan korkuyordum. Belki de yılların alışkanlığıydı bu evlilik. Belki de çocuk sahibi olamamanın verdiği eksiklik duygusuyla birbirimize tutunmaya çalışıyorduk.

Bir gün annemin eski defterini buldum. İçinde bana yazdığı bir not vardı: “Kızım, hayat bazen sessizliğe gömülür ama unutma; en büyük fırtına da sessizlikten doğar.” O notu okuduğumda ağladım. O gece Ali’ye yaklaştım, “Konuşalım mı?” dedim. Gözleri doldu ama yine de konuşmadı.

Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken, Ali mutfağa geldi. Elinde yine kendi yumurtası vardı. Benimkiler rafta duruyordu. “Senin yumurtan bitmiş,” dedi sessizce. O an gözlerim doldu. Bir yumurta… Yirmi yılın sonunda aramızda kalan tek şey bir yumurta mıydı? Yoksa hâlâ birbirimize dair bir şeyler var mıydı?

O gün iş yerinde aklım hep evde kaldı. Arkadaşım Zeynep’e anlattım durumu. “Belki de konuşmak yerine yazmalısın,” dedi. Eve döndüğümde Ali’ye bir mektup yazdım:

“Ali,
Yirmi yıl önce birbirimize söz verdik: iyi günde, kötü günde… Şimdi aynı evde iki yabancı gibiyiz. Belki de konuşacak gücümüz kalmadı ama ben hâlâ seninle bir kahvaltı yapmak istiyorum. Birlikte bir yumurta kırmak istiyorum. Eğer sen de istersen, bu sessizliği birlikte bozabilir miyiz?”

Mektubu mutfak masasına bıraktım. Ertesi sabah mutfağa girdiğimde, masada iki tabak vardı; ortada bir tabakta haşlanmış iki yumurta… Ali karşıma oturdu ve ilk defa gözlerimin içine baktı:

“Ben de çok özledim,” dedi kısık sesle.

O gün birlikte kahvaltı ettik. Konuşmadık belki ama sessizlik artık acıtmıyordu. Çünkü o sessizlikte hâlâ biraz sevgi vardı.

Şimdi düşünüyorum da; bazen en büyük kavgalar bir yumurtayla başlar, en büyük barışlar da bir yumurtayla olur mu? Sizce de bazen susmak mı en çok acıtır insanı?