Bir Pencerenin Ardında: Elif’in Sessiz Çığlığı
“Neden bu kadar geç kaldın Murat?” diye sordum, sesim titreyerek. O ise gözlerini kaçırdı, ceketini askıya astı ve hiçbir şey söylemeden salona geçti. Kucağımda uyuyan Duru’nun nefesi huzurlu, ama benim içim fırtınalarla doluydu. Pencerenin önünde, apartmanın loş avlusuna bakarken, içimdeki yalnızlık büyüyordu. Saatlerdir aynı yerde, aynı pozisyonda bekliyordum. İçimde biriken kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Murat’la evliliğimizin başında her şey çok güzeldi. Birlikte hayaller kurar, sabahlara kadar konuşurduk. Ama son bir yıldır, aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O işten yorgun döner, ben ise evin işleri ve Duru’nun bakımıyla tükenirdim. Annem hep “Bir kadın her şeyi idare etmeli, yuvayı dişi kuş yapar,” derdi. Ama ben artık bu yükün altında eziliyordum.
O gece, Murat’ın sessizliği dayanılmaz bir hal aldı. Duru’yu yatağına yatırdıktan sonra, mutfağa geçtim. Ellerimle çay demledim, belki bir bardak çay aramızdaki buzları eritir diye umut ettim. Tepsiyle salona girdiğimde, Murat televizyonun karşısında, gözleri ekrana sabitlenmişti. “Çay koydum, içer misin?” dedim. Sadece başını salladı. Birlikte oturduk, ama aramızda konuşulan tek kelime bile yoktu.
Birden Murat’ın telefonu çaldı. Ekranda bir kadın adı: “Seda”. Gözlerim istemsizce büyüdü. Murat hemen telefonu kapattı, bana bakmadan “İşten arkadaş,” dedi. Ama içimde bir şüphe tohumu filizlenmişti. O an, yıllardır biriktirdiğim tüm korkular, güvensizlikler ve yalnızlık bir anda üzerime çöktü.
Gece ilerledikçe, içimdeki huzursuzluk büyüdü. Duru’nun odasına gidip başını okşadım. “Anneciğim, senin için güçlü olmalıyım,” diye fısıldadım. Ama kendimi o kadar güçsüz hissediyordum ki…
Sabah olduğunda, Murat kahvaltı masasına oturdu. Ben ise sessizce çay doldurdum. “Bir şey mi var Elif?” diye sordu. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. “Yok, bir şey yok,” dedim. Ama her şey vardı. İçimde biriken her şey, bir volkan gibi patlamak üzereydi.
O gün annem aradı. “Kızım, sesin kötü geliyor. Bir derdin mi var?” dedi. Anneme anlatamazdım. Çünkü o, “Sabret, evlilik böyledir,” derdi. Ama ben sabretmekten yorulmuştum. Akşam olduğunda, Murat yine geç geldi. Bu sefer ona sormadım. Sadece gözlerinin içine baktım. “Bize ne oldu Murat?” dedim. O ise sustu. “Bilmiyorum Elif,” dedi sonunda. “Sanki her şey çok yorucu. İş, ev, sorumluluklar… Bazen nefes alamıyorum.”
O an anladım ki, sadece ben değil, Murat da tükenmişti. Ama ikimiz de birbirimize anlatamıyorduk. O gece, Duru’nun başucunda otururken, gözyaşlarım sessizce aktı. “Birlikte yaşlanacağız sanmıştım,” dedim içimden. “Ama galiba aynı evde iki yabancı olduk.”
Bir hafta boyunca, evde soğuk bir hava esti. Murat işten geç geliyor, ben ise Duru’yla ilgileniyordum. Bir akşam, Duru ateşlendi. Hastaneye koşturduk. O an, Murat’la göz göze geldik. Korku ve endişe, aramızdaki tüm duvarları yıktı. Duru’nun başında sabaha kadar nöbet tuttuk. O gece, Murat elimi tuttu. “Seni ihmal ettim Elif. Özür dilerim,” dedi. Gözyaşlarımı tutamadım. “Ben de seni anlamadım Murat. Belki de konuşmayı unuttuk,” dedim.
Duru iyileştiğinde, Murat’la uzun uzun konuştuk. Evliliğimizin başındaki gibi değil belki, ama daha dürüstçe. “Birbirimize anlatmadığımız ne çok şey varmış,” dedi Murat. “Belki de en çok konuşmaya ihtiyacımız varmış.”
Ama içimde hâlâ bir korku vardı. Ya tekrar susarsak? Ya yine birbirimize yabancılaşırsak? Annem haklı mıydı, yoksa ben mi yanlış yapıyordum? Bir kadının her şeyi idare etmesi mi gerekiyordu, yoksa bazen pes etmek de bir cesaret miydi?
Şimdi, bu satırları yazarken, hâlâ pencerenin önünde oturuyorum. Duru kucağımda uyuyor, Murat ise mutfakta bana çay koyuyor. Belki de hayat, bazen susmak, bazen konuşmak, bazen de sadece yanında olmak demekmiş. Ama sizce, bir evlilikte en çok ne eksik olur? Sevgi mi, anlayış mı, yoksa cesaret mi?