Kayınvalidem Evde Kaldı: Bir Yuvanın Sınavı
“Hayır, hayır ve bir daha hayır! Ne olur artık anla, Fatma Hanım, bu mümkün değil!” diye bağırdım, ellerim titreyerek mutfak tezgahına yaslandım. O anda, mutfağın daracık penceresinden sızan sabah güneşi bile içimi ısıtmıyordu. Eşim Serkan, arkamda sessizce duruyor, gözleriyle bana ‘lütfen’ der gibi bakıyordu. Karşımda ise kayınvalidem Fatma Hanım, başörtüsünü düzelterek, kendinden emin bir şekilde sandalyesine kurulmuştu.
“Yavrum, ne var bunda? İki oda bir salon, bana yeter de artar bile. Hem çocukların odası küçükmüş, büyükmüş, bana ne? Ben köyde on kardeşle bir odada büyüdüm. Şimdi mi zor gelecek?” dedi, gözlerini devire devire.
İçimde biriken öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Ama anne, bak, bizim de özel hayatımız var. Zaten zor geçiniyoruz, bir de üç kişi daha olunca… Hem çocuklar da alışık değil,” dedim, sesim titreyerek.
Serkan araya girdi: “Anne, bak, Ayşe haklı. Bizim evimiz küçük. Senin için daha iyi bir çözüm bulabiliriz. Belki ablamlara gidersin bir süre?”
Fatma Hanım’ın yüzü bir anda asıldı. “Ablanlar mı? Onlar beni istemiyor ki! Senin karın da istemiyor, belli. Neyse, ben zaten fazlayım bu hayatta!” dedi, gözleri dolarak. O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi ama yine de bu evde üç çocuk, iki yetişkin ve bir kayınvalideyle yaşamanın imkânsızlığını düşünmeden edemedim.
O gün, mutfakta başlayan tartışma, günlerce evin her köşesine yayıldı. Fatma Hanım, eşyalarını toplamış, çocukların odasına küçük bir yatak atmıştı bile. Her sabah, mutfakta çay demlerken, “Ben zaten kimseye yük olmak istemem,” diye söyleniyor, ama gitmeye de hiç niyeti yoktu.
Çocuklar, annelerinin gerginliğini hemen fark etmişti. Küçük kızım Elif, “Anne, babaanne neden bizimle yaşıyor?” diye sordu bir akşam. Ona ne diyebilirdim ki? “Çünkü bazen aile olmak, zor kararlar vermek demektir,” dedim, gözlerim dolarak.
Serkan ise iki arada bir derede kalmıştı. Bir yanda annesi, bir yanda ben. Akşamları işten yorgun argın geldiğinde, salonda annesiyle oturuyor, bana ise sadece kısa bir bakış atıyordu. Aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu. Bir gece, yatakta sırt sırta yatarken fısıldadım: “Böyle devam edemeyiz, Serkan. Ya annen gider ya da ben.”
O an gözlerinde çaresizliği gördüm. “Ayşe, ne olur biraz sabret. Annem köyde yalnız kaldı, babamı kaybettikten sonra iyice içine kapandı. Ablamlar da istemiyor. Ne yapayım?”
“Peki ya biz? Bizim hayatımız ne olacak? Çocuklar, evliliğimiz? Herkesin yükünü biz mi taşıyacağız?” dedim, sesim yükselerek.
Ertesi sabah, Fatma Hanım mutfakta yine söyleniyordu: “Ben olmasam bu evde kimse kahvaltı etmez. Herkesin işi gücü var, çocuklar da başıboş.”
Dayanamadım: “Anne, lütfen! Herkesin bir düzeni vardı. Sen gelince her şey değişti. Ben de insanım, ben de yoruluyorum!”
Fatma Hanım sandalyesinden kalktı, bana dik dik baktı: “Senin annen olsa böyle mi yapardın? Ben oğlumu büyütürken kimseye muhtaç olmadım. Şimdi siz bana muhtaçsınız ama farkında değilsiniz!”
O an içimde bir şeyler koptu. Annem yıllar önce vefat etmişti. Onun yokluğunu hep hissetmiştim ama Fatma Hanım’ın varlığı da bana huzur değil, yük oluyordu. Kendimi suçlu hissetsem de, bu evde nefes alamıyordum artık.
Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Çocuklar kavga etmeye başladı, Serkan iyice içine kapandı. Ben ise her sabah gözlerim şiş uyanıyor, aynada kendimi tanıyamıyordum. Bir akşam, Elif’in odasında ağladığını duydum. Yanına gidip sarıldım. “Anne, babaanne bana kızdı. Odamı dağıttı diye. Ben istemiyorum artık onu,” dedi hıçkırarak.
O an kararımı verdim. Serkan’la konuşmalıydım. O gece, çocuklar uyuduktan sonra mutfağa geçtik. “Serkan, bu böyle gitmez. Ya annen başka bir yere gider ya da ben çocukları alıp annemin evine dönerim. Bu evde artık huzur yok,” dedim kararlı bir sesle.
Serkan başını ellerinin arasına aldı. “Ayşe, ne olur biraz daha sabret. Annem toparlanınca köye dönecek. Söz veriyorum.”
Ama ben artık sabredecek gücü bulamıyordum. Ertesi sabah, Fatma Hanım’la yüzleştim. “Anne, bak, seni seviyoruz ama bu evde herkes mutsuz oldu. Belki ablamlara gidersin ya da köydeki komşularına. Burada böyle devam edemeyiz.”
Fatma Hanım gözlerimin içine baktı, bir an sustu. Sonra başını eğdi: “Demek ki fazlayım. Neyse, ben giderim. Oğlumun yuvasını yıkmam,” dedi ve odasına çekildi.
O gün akşam, Fatma Hanım valizini topladı. Serkan ona köye kadar eşlik etti. Evde bir sessizlik hâkimdi ama içimde tuhaf bir boşluk vardı. Çocuklar sevinçle odalarında oynarken, ben mutfakta oturup ağladım. Bir aileyi bir arada tutmak bu kadar mı zordu? Ya da herkesin yükünü taşımak zorunda mıyız?
Şimdi, aradan aylar geçti. Evimizde huzur var ama içimde hâlâ bir burukluk. Fatma Hanım’ı arada arıyorum, iyi mi diye soruyorum. Serkan’la ilişkimiz toparlandı ama o günlerin izleri kolay silinmiyor.
Bazen düşünüyorum: Bir ailede herkesin mutluluğu mümkün mü? Yoksa birinin huzuru, diğerinin fedakârlığı mı demek? Siz olsanız ne yapardınız?