Gerçek Torunlar Meselesi: Bir Ailenin Sessiz Savaşı
“Bunlar… bizim gerçek torunumuz değil ki.”
O an zaman durdu. Masada annem, babam, eşim Emre ve iki çocuğum vardı. Kayınvalidem Zeynep Hanım’ın sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusunu bile bastırdı. O cümle, sanki evimizin duvarlarına çarptı ve yankılandı. Bir an göz göze geldik. Gözlerinde bir pişmanlık, bir şaşkınlık yoktu. Sadece alışılmış bir soğukkanlılık.
Oğlum Kerem’in elindeki oyuncak arabası yere düştü. Kızım Defne ise annesinin yüzüne bakıp anlamaya çalıştı. Emre ise başını öne eğdi, dudaklarını ısırdı. O an ne yapacağımı bilemedim. İçimde bir öfke kabardı ama sesim çıkmadı. Sanki boğazımda kocaman bir düğüm vardı.
Her şey bundan üç yıl önce başladı. Emre’yle üniversitede tanıştık, kısa sürede birbirimize âşık olduk. Ailelerimiz başta biraz mesafeli davransa da, zamanla herkes birbirine ısındı. Evlendik, İstanbul’da küçük bir ev tuttuk. Hayatımız sıradan ama mutluydu. Bir yıl sonra ilk çocuğumuz Kerem doğduğunda, kayınvalidem Zeynep Hanım gözyaşlarıyla bana sarılmıştı. “Kızım, artık sen de bizim ailemizdensin,” demişti.
Ama işler ikinci çocuğumuz Defne doğduktan sonra değişmeye başladı. Emre’nin ablası Gülşah, yıllarca çocuk sahibi olamamıştı. Sonunda tüp bebek tedavisiyle hamile kaldı ve ikizleri oldu. O günden sonra Zeynep Hanım’ın bana karşı tavırları değişti. Gülşah’ın çocuklarına gösterdiği ilgi ve sevgiyi bizimkilere göstermiyordu. Önce küçük şeylerdi: Bayramda onlara daha pahalı hediyeler almak, fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmak… Ama zamanla aradaki fark büyüdü.
Bir gün mutfakta yalnızken Zeynep Hanım’a sordum: “Anne, bir şey mi var? Son zamanlarda bize biraz mesafeli gibisin.”
Yüzüme bakmadan, “Yok kızım, olur mu öyle şey?” dedi ama sesi titriyordu.
O gün anlamamıştım ama şimdi her şey daha netti. O kahvaltı masasındaki cümleyle gerçek ortaya çıkmıştı: “Bunlar… bizim gerçek torunumuz değil ki.”
O günün akşamı Emre’yle salonda otururken gözyaşlarımı tutamadım.
“Emre, annem neden böyle dedi? Bizim çocuklarımız onun torunu değil mi?”
Emre derin bir iç çekti. “Bilmiyorum Sevgi… Annem bazen çok garip düşüncelere kapılıyor. Belki de Gülşah’ın yaşadığı zorluklardan dolayı ona daha yakın hissediyor kendini.”
Ama içimdeki ses başka bir şey söylüyordu. Sanki çocuklarım ailede ikinci sınıf vatandaş olmuştu. Onların gülüşleri, başarıları, sevinçleri artık önemsenmiyordu.
Bir hafta sonra Gülşah’ın evinde toplandık. Herkes oradaydı; Zeynep Hanım yine Gülşah’ın çocuklarını kucağından indirmiyor, bizimkilere ise uzaktan bakıyordu. Kerem sessizce yanıma sokuldu:
“Anneanne beni neden sevmiyor?”
O an kalbim paramparça oldu. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
O gece Emre’yle uzun uzun konuştuk. “Belki de annemle açıkça konuşmalıyız,” dedi Emre.
Ertesi gün Zeynep Hanım’ı aradım ve buluşmak istediğimi söyledim. Kadıköy’de küçük bir kafede oturduk. Ellerim titriyordu.
“Anne, sana bir şey sormak istiyorum,” dedim cesaretimi toplayarak. “Çocuklarımı neden diğer torunların kadar sevmiyorsun? Onlar da senin kanından, canından değil mi?”
Zeynep Hanım gözlerini kaçırdı. “Kızım… Bazen insan istemeden kalbini birine daha yakın hissediyor. Gülşah çok acı çekti, yıllarca çocuk sahibi olamadı. Onun çocukları bana mucize gibi geliyor.”
“Peki ya benim çocuklarım? Onlar da mucize değil mi? Ben de kolay anne olmadım ki! Kerem’i doğururken ölümden döndüm, Defne için aylarca hastanede yattım!”
Zeynep Hanım’ın gözleri doldu ama yine de suskun kaldı.
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar oluştu. Bayramlarda, doğum günlerinde o duvar hep oradaydı. Çocuklarım büyüdükçe bu farkı daha çok hissettiler. Kerem içine kapanık bir çocuk oldu; Defne ise sürekli kendini kanıtlamaya çalıştı.
Bir gün Kerem okuldan ağlayarak geldi: “Anne, anneanne beni okuldan almaya gelmedi. Gülşah Teyze’nin çocuklarını aldı ama beni beklemedi.”
O an dayanamadım ve Zeynep Hanım’ı aradım:
“Anne, lütfen çocuklarımı görmezden gelme! Onlar da senin torunun!”
Telefonun ucunda uzun bir sessizlik oldu.
“Bilmiyorum Sevgi… Belki de ben kötü bir büyüğüm.”
O günden sonra Zeynep Hanım biraz daha yumuşadı ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Şimdi yıllar geçti; Kerem üniversiteye hazırlanıyor, Defne lisede okuyor. Hâlâ arada sırada o eski günleri hatırlayıp içim acıyor.
Bazen düşünüyorum: Bir ailede sevgi neden eşit dağıtılmaz? Bir büyüğün sevgisiyle çocukların hayatı nasıl şekillenir? Sizce affetmek mi gerekir yoksa mücadele etmek mi?