“Beni Teyze Diye Çağırdılar, Ama Gözleri Hep Evimdeydi”: Bir Mirasın Gölgesinde Kalan Hayatım
“Senin zaten ihtiyacın yok ki bu kadar odaya, Zeynep Teyze. Hem bak, ben de yeni evleneceğim, bize çok iyi gelir bu ev…”
Yeğenim Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, mutfağımda çaydanlığın fokurtusuyla karışan bu cümle, içimde yıllardır biriktirdiğim huzuru bir anda paramparça etti. Oysa ben hep sessiz, sakin bir hayatı seçmiştim. Otuz yıl boyunca şehir kütüphanesinde çalıştım; kitapların tozlu rafları arasında kaybolmak, eski romanların sararmış sayfalarını koklamak bana yetiyordu. Akşam beş çayım, eski radyomdan yükselen hafif bir müzik ve üç odalı, yüksek tavanlı bu eski apartman dairesi… Hayatım buydu.
Ailem ise bambaşka bir dünyadaydı. Annem vefat ettiğinde ablam Gülseren’le aramızdaki bağ iyice zayıflamıştı. O hep daha fazlasını isterdi; daha büyük bir ev, daha gösterişli bir hayat… Ben ise küçük mutluluklarla yetinmeyi öğrendim. Ablamın kızı Elif doğduğunda ona annelik şefkatiyle yaklaştım. Her bayramda, her doğum gününde yanımda olurdu. Bana “teyze” derdi ama gözleri hep evimdeydi; bunu yıllar sonra fark ettim.
Bir gün Elif, nişanlısı Burak’la birlikte ziyaretime geldi. Masaya taze poğaçalar koymuştum, çaylar demlenmişti. Sohbetin ortasında Burak lafa girdi:
“Zeynep Teyze, Elif bana hep sizin ne kadar iyi kalpli olduğunuzu anlatırdı. Biz de yeni bir hayata başlıyoruz… Hani olur da ileride bu evi bize bırakırsanız, çok mutlu oluruz.”
O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır kurduğum düzenin altına dinamit koymuşlardı. O an anladım ki, bana olan sevgileri sandığım kadar saf değilmiş; gözleri hep bu evdeymiş.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Annemle babamın kavgası, ablamın hırsları… Ben neden hep arada kalıyordum? Neden kimse benim huzurumu anlamıyordu? Sabah olduğunda Elif’in söyledikleri kulağımda yankılanıyordu: “Senin zaten ihtiyacın yok ki…”
Bir hafta sonra ablam aradı. Sesi her zamanki gibi buyurgandı:
“Zeynep, Elif’in işi ciddi. Sen de yaşlandın artık. O evi onlara bıraksan ne olur? Zaten yalnızsın.”
Yalnızdım, evet. Ama bu yalnızlık benim seçimimdi. Kimseye yük olmadan, kimsenin gölgesinde kalmadan yaşamak istedim. Ama şimdi kendi ailemin beni köşeye sıkıştırdığını görmek canımı yakıyordu.
Bir akşam Elif yine geldi. Bu kez yüzünde sahte bir gülümseme vardı.
“Teyzecim,” dedi, “Bak, Burak’la krediye başvurduk ama çıkmadı. Senin evin tapusu üstüne olsa bankadan kredi alabiliriz. Sonra sana yine burada bir oda bırakırız, söz!”
Gözlerim doldu. “Elif,” dedim titrek bir sesle, “Ben sana annelik ettim. Senin için saçımı süpürge ettim. Şimdi bana bunu mu reva görüyorsun?”
Elif başını öne eğdi ama gözlerinde pişmanlık yoktu. Sadece hırs vardı.
O gece kararımı verdim. Ertesi gün notere gidip vasiyetimi değiştirdim; evimi bir hayır kurumuna bağışladım. Ailemden kimseye tek kelime etmedim.
Birkaç hafta sonra ablam kapıma dayandı:
“Sen ne yaptığını sanıyorsun? Elif’in geleceğini mahvettin! Biz senin için ne yaptık ki böyle nankörlük ediyorsun?”
O an içimde yıllardır biriken öfke patladı:
“Ben sizin için değil, kendim için yaşıyorum artık! Yıllarca sizin gölgenizde kaldım, şimdi kendi gölgemde huzur bulmak istiyorum!”
Ablam kapıyı çarpıp gitti. O günden sonra ne Elif’ten ne de onlardan bir haber aldım.
Şimdi akşamları yine çayımı demliyorum, eski radyomdan hafif müzikler dinliyorum. Yalnızım belki ama içim huzurlu. Bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Bir insanın evi mi daha değerlidir yoksa huzuru mu? Aile dediğin gerçekten güvenilecek liman mıdır, yoksa en büyük fırtına orada mı kopar?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Huzurunuz için ailenizi karşınıza alabilir miydiniz?