Gözyaşları İçinde: Anne, Affedebilecek Miyim?
— Al kızım, bunlar armut. Bahçeden topladım. Belki güzel değiller ama ilaçsız, kendi ellerimle yetiştirdim. Sen seviyorsun ya, al lütfen.
Annemin sesi titrek, elleri ise her zamanki gibi çatlak ve yorgun. Torbayı bana uzatırken gözlerinde bir umut var; belki bu sefer konuşurum, belki bu sefer ona sarılırım diye bekliyor. O an, içimde bir şeyler kırılıyor ama yine de gülümseyemiyorum. Sadece başımı sallayıp torbayı alıyorum. İçinde armutlar, bir de kefir var. “Kefiri de al, senin için aldım,” diyor. Sanki yıllardır aramızda biriken her şey, bu torbanın içine sığmış gibi ağır geliyor bana.
Küçükken annemin kucağında uyurdum. O zamanlar her şey daha kolaydı; annemin elleri sıcaktı, sesi güven verirdi. Ama sonra babam gitti. Bir gece ansızın, hiçbir şey söylemeden. Annem o günden sonra değişti. Daha sessiz, daha yorgun oldu. Beni de yanında bir yük gibi taşımaya başladı sanki. Ben büyüdükçe aramızdaki mesafe büyüdü, kelimelerimiz azaldı. Annem hep çalıştı; temizliklere gitti, komşuların çocuklarına baktı. Ben ise hep daha fazlasını istedim. Daha iyi bir hayat, daha az yorgun bir anne…
Üniversiteyi kazandığımda annem ağlamıştı. “Senin için çalıştım kızım, oku da kurtul bu hayattan,” demişti. Ama ben okurken bile ona kızgındım; neden bana daha fazla veremedi diye… Oysa şimdi anlıyorum ki, verebileceği her şeyi vermişti zaten.
Bugün annemin evine gelişim bile bir zorunluluktu aslında. Komşusu aradı; “Annen biraz rahatsız, gelir misin?” dedi. İşten izin almak zorunda kaldım. Yolda giderken içimde bir öfke vardı; neden hep ben ilgilenmek zorundayım diye… Ama kapıyı açıp annemi görünce o öfke yerini suçluluğa bıraktı.
— Kızım, iyi misin? Yüzün solgun.
— İyiyim anne, işte biraz yoğunum.
— Çok çalışıyorsun, kendine dikkat et.
Onun bu kadar basit cümlelerle sevgisini göstermesi bazen beni çıldırtıyor. Keşke daha açık konuşabilseydik, keşke bana sarılıp ağlayabilseydi… Ama annem öyle biri değil. Duygularını içine gömenlerden.
Mutfakta çay koyarken annem arkamdan sesleniyor:
— Geçen gün eski fotoğraflara baktım da… Sen küçüktün, saçlarını iki yandan örmüştüm. Ne kadar güzeldin o zamanlar.
Bir an duruyorum. O fotoğrafları ben de hatırlıyorum; annemin genç olduğu zamanlar… Babamın henüz gitmediği zamanlar… İçimde bir sızı yükseliyor.
— Anne, neden hiç konuşmuyoruz? Neden hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz?
Annem şaşırıyor, gözleri doluyor ama hemen toparlanıyor:
— Ne konuşalım kızım? Hayat işte… Herkesin derdi var.
— Benim de derdim var anne! Seninle konuşmak istiyorum ama hep susuyorsun.
Bir an sessizlik oluyor. Sadece çayın fokurtusu duyuluyor mutfakta. Sonra annem yavaşça yanıma geliyor, elini omzuma koyuyor:
— Kızım… Ben iyi bir anne olamadım belki. Ama seni çok sevdim. Hatalarım olduysa affet.
O an gözyaşlarımı tutamıyorum. Annemin elleri titriyor, gözleri yaşlı. Onu ilk defa bu kadar kırılgan görüyorum.
— Anne… Ben de seni affedemedim belki. Hep daha fazlasını istedim senden…
Birlikte ağlıyoruz mutfakta. Yılların yükü dökülüyor gözyaşlarımızdan. Annem başımı okşuyor; tıpkı çocukken yaptığı gibi.
— Biliyor musun kızım, bazen düşünüyorum da… Keşke baban gitmeseydi. Belki o zaman her şey farklı olurdu.
— Belki de anne… Ama artık geçmişi değiştiremeyiz.
O gün annemle uzun uzun konuşuyoruz. Geçmişin acılarını, pişmanlıklarını paylaşıyoruz. Annem bana kendi çocukluğunu anlatıyor; dedemin sertliğini, babaannesinin sevgisizliğini… Onun da yaraları varmış meğer.
Akşam olurken annem bana tekrar armutlardan veriyor:
— Bunları ye kızım, bak vitaminli.
Gülüyorum bu sefer; ilk defa içten bir şekilde.
Eve dönerken torbayı sıkıca tutuyorum elimde. İçinde sadece armut yok; annemin sevgisi, pişmanlığı ve affetme çabası var. Yolda yürürken düşünüyorum: Biz Türkler neden duygularımızı bu kadar saklarız? Neden en sevdiklerimize bile kırgınlığımızı söyleyemeyiz?
Belki de en büyük cesaret, affetmekte ve sevmekte saklıdır… Sizce de öyle değil mi? Siz annenize ya da babanıza hiç söyleyemedikleriniz var mı?