Çocuklar Eve Dönmek İstediğinde: Bir Telefonun Ardından Gelen Fırtına
“Baba, lütfen… Bizi hemen alır mısın?”
Telefonun ucundaki Elif’in sesi titriyordu. O an, içimde bir şeyler koptu. Akşam ezanı yeni okunmuştu, mutfakta çayımı karıştırıyordum. Oğlum Kerem’in sesi de arka planda yankılandı: “Baba, ne olur gel!”
Bir baba olarak, çocuklarımın sesindeki korkuyu ilk defa bu kadar net duydum. Annemin, yani onların babaannelerinin evindeydiler. Her yaz olduğu gibi, bu yaz da onları birkaç hafta için oraya bırakmıştım. Annem, Saliha Hanım, eski usul bir Anadolu kadınıdır; sevgisini göstermekte zorlanır ama çocuklara iyi bakar diye düşünürdüm hep. Ama bu telefon…
“Ne oldu kızım? Bir şey mi oldu?” dedim, sesim titreyerek.
Elif ağlamaya başladı. “Baba, lütfen… Burada kalmak istemiyoruz. Anneannem çok kızıyor, Kerem’e bağırdı… Bize kötü davranıyor.”
O an içimdeki bütün taşlar yerinden oynadı. Annemle aramızda yıllardır süren sessiz bir gerilim vardı. Babam öldükten sonra annem daha da içine kapanmıştı. Bana karşı hep mesafeli olmuştu ama torunlarına böyle davranacağını hiç düşünmemiştim.
Eşim Zeynep’le göz göze geldik. O da ne yapacağını bilemedi; gözlerinde endişe vardı. “Hemen gitmeliyiz,” dedi fısıltıyla.
Arabaya atladık, Toledo’daki annemin evine doğru yola çıktık. Yol boyunca Zeynep sustu, ben de sustum. İçimdeki fırtına dinmiyordu. Çocuklarım bana güvenmişti ama ben onları orada bırakmıştım. Kendi anneme güvenmiştim… Belki de kendime güvenmek istemiştim.
Eve vardığımızda kapıyı annem açtı. Yüzünde her zamanki soğuk ifade vardı. “Ne bu telaş?” dedi sertçe.
“Çocuklarımı almaya geldim anne,” dedim kararlı bir sesle.
Elif ve Kerem koridorda bekliyordu; gözleri kıpkırmızıydı. Onları kucakladım. Annem arkamızdan homurdandı: “Biraz disiplin gösterince hemen şikayet ediyorsunuz! Eskiden çocuklar böyle miydi?”
Zeynep dayanamayıp atıldı: “Anne, çocuklara bağırmak çözüm değil! Onlar korkmuş…”
Annemin gözleri doldu; ilk defa onu bu kadar kırılgan gördüm. “Ben de yoruldum artık,” dedi sessizce. “Kimse beni anlamıyor.”
O an geçmişin bütün yükü üzerime çöktü. Babamın ölümünden sonra annemin nasıl değiştiğini, bana nasıl mesafeli davrandığını hatırladım. Çocukken ben de onun sevgisini aramıştım ama bulamamıştım. Şimdi çocuklarım aynı korkuyu yaşıyordu.
Arabada eve dönerken Elif sessizce ağladı. Kerem camdan dışarı bakıyordu. Zeynep elimi tuttu: “Onlarla konuşmalısın,” dedi.
O gece çocuklarımın odasına girdim. Elif’e sarıldım, Kerem’in saçını okşadım.
“Baba… Babaannem neden bizi sevmiyor?” dedi Elif.
Boğazım düğümlendi. “Babaannen seni seviyor kızım… Ama sevgisini göstermekte zorlanıyor.”
Kerem başını kaldırdı: “Sen de çocukken korkar mıydın?”
Bir an sustum. Sonra başımı salladım: “Evet oğlum… Ben de bazen korkardım.”
O gece uyuyamadım. Annemi düşündüm; onunla hiç konuşamadığımız şeyleri… Kendi çocukluğumu, babamı kaybettiğimiz o soğuk kış gecesini… Annemin gözyaşlarını ilk defa o zaman görmüştüm. Sonra bir daha hiç ağlamamıştı.
Ertesi gün annemi aradım. Uzun bir sessizlikten sonra telefonda ağlamaya başladı.
“Ben iyi bir anne olamadım galiba,” dedi hıçkırarak.
“Anne… Sen elinden geleni yaptın,” dedim ama içimde bir boşluk vardı.
Aile olmak bazen birbirimizi anlamak için çabalamak demekmiş meğer. Çocuklarımı korumak isterken kendi çocukluğumun yaralarını da görmem gerekiyormuş.
Şimdi düşünüyorum da… Sevgi sadece vermekle değil, dinlemekle de ilgiliymiş. Çocuklarımı gerçekten duyabiliyor muyum? Yoksa kendi korkularımı onların üstüne mi yansıtıyorum?
Sizce geçmişin yüküyle bugünü yaşamak mümkün mü? Çocuklarımızı korumak isterken onlara zarar veriyor olabilir miyiz?