Bir Tavanın Hikâyesi: Ayşe ve Mehmet’in Sessizliği
“Mehmet, yine mi yumurta? Başka bir şey yok mu evde?”
Sesim, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, Mehmet’in omuzlarının biraz daha düştüğünü gördüm. Cevap vermedi. Tavanın sapını hafifçe oynattı, yumurtaları çevirdi. O an anladım; artık kavga bile etmiyorduk. Sadece susuyorduk. Ve bu suskunluk, yıllardır biriktirdiğimiz her şeyden daha ağırdı.
Yirmi yıl önce, bu mutfakta ilk kahvaltımızı hazırlarken ne kadar heyecanlıydık. O zamanlar her şeyin bir anlamı vardı: Birlikte çay demlemek, pazar sabahları simit almak, çocukların gülüşleriyle uyanmak… Şimdi ise tek bir tava, iki kişilik bir sessizliğin ortasında dönen bir alışkanlığa dönüştü.
Mehmet’le evlendiğimizde, herkes bize imrenirdi. Annem, “Ayşe, senin kadar şanslısı yok,” derdi. Mehmet’in annesi ise oğlunun bana olan sevgisini ballandıra ballandıra anlatırdı komşulara. Ama kimse yirmi yılın sonunda aşkın nasıl yavaşça tükenebileceğini, yerini yorgunluğa ve kırgınlığa bırakabileceğini söylememişti.
Çocuklarımız büyüdü, biri üniversitede, diğeri lisede. Evde artık onların sesleri de azaldı. Akşam yemeklerinde masada üç tabak eksik; biri kursa gitmiş, diğeri arkadaşında kalıyor. Biz ise aynı masada oturuyoruz ama göz göze gelmemek için çabalıyoruz sanki.
Bir gün, işten eve döndüğümde Mehmet’i salonda buldum. Televizyon açıktı ama sesi kısık. Elinde eski bir fotoğraf albümü vardı. Yanına oturdum, albüme baktım. İlk tatilimizden bir fotoğraf çıktı karşıma; Antalya’da güneşin altında gülümseyen iki genç…
“Hatırlıyor musun?” dedim usulca.
Mehmet başını kaldırmadan cevapladı: “Hatırlıyorum.”
O kadar. Ne bir tebessüm ne de bir göz teması. Sanki o fotoğraftaki insanlar biz değildik.
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim o an. Yıllardır üstünü örttüğümüz sorunlar, konuşmadığımız kırgınlıklar, birbirimize söyleyemediğimiz hayal kırıklıkları… Hepsi bir anda üzerime çöktü.
Bir akşam, çocuklar evde yokken cesaretimi topladım.
“Mehmet, böyle devam edemeyiz,” dedim. “Artık konuşmuyoruz bile. Ne oldu bize?”
Mehmet uzun süre sustu. Sonra gözlerini bana çevirdi; ilk defa yıllar sonra gerçekten baktı bana.
“Bilmiyorum Ayşe,” dedi kısık bir sesle. “Sanki her şey bitti. Kavga etmeye bile halimiz yok.”
O an gözlerim doldu. Çünkü haklıydı. Biz artık kavga etmiyorduk; çünkü umudumuz kalmamıştı. Barışmak için kavga etmek gerekir; biz ise sadece susuyorduk.
Ertesi sabah kahvaltı hazırlarken yine aynı tava… Yumurta cızırdıyor, ekmek kızarıyor ama evde hâlâ o ağır sessizlik var.
Telefonum çaldı; annem arıyordu.
“Nasılsınız kızım? Mehmet nasıl?”
“İyiyiz anne,” dedim yalan söyleyerek. Çünkü anneme anlatamazdım; onun gözünde hâlâ mükemmel bir aileydik biz.
Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Mehmet’in bana olan ilgisi çoktan bitmişti belki de… Ben de ona karşı aynı duygusuzluğu hissediyordum artık. Birbirimize yabancılaşmıştık.
Bir gün çocuklar eve geldiğinde, küçük kızım Zeynep bana sarıldı.
“Anne, siz neden artık gülmüyorsunuz?”
O an boğazım düğümlendi. Çocuklar her şeyi hissediyordu; ne kadar saklamaya çalışsak da…
Gece yatakta dönerken Mehmet’e sordum:
“Mehmet, sence biz neden bu hale geldik?”
Uzun süre cevap vermedi. Sonra fısıldadı:
“Belki de çok yorulduk Ayşe… Hayat bizi yordu.”
Haklıydı. Hayat bizi yormuştu; geçim derdi, çocukların geleceği, ailelerin beklentileri… Her şey üst üste gelmişti ve biz birbirimizi kaybetmiştik bu yükün altında.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmıştı, saçlarımda beyazlar çoğalmıştı. Gençliğim gitmişti ama en çok içimdeki umut gitmişti sanki.
O gün iş yerinde arkadaşım Elif’le dertleştik.
“Elif, bazen diyorum ki… Keşke her şeyi bırakıp gidebilsem.”
Elif bana sarıldı:
“Ayşe, herkesin hayatında böyle dönemler olur. Ama konuşmazsanız çözülmez hiçbir şey.”
Eve döndüğümde Mehmet’i yine mutfakta buldum; elinde aynı tava…
“Mehmet,” dedim kararlı bir sesle, “biz böyle devam edemeyiz. Ya birbirimizi yeniden bulacağız ya da yollarımızı ayıracağız.”
Mehmet ilk kez gözlerimin içine baktı ve ağlamaya başladı. O an anladım ki; ikimiz de bu yükün altında ezilmişiz ama kimse ilk adımı atmaya cesaret edememiş.
O gece uzun uzun konuştuk; geçmişimizi, hatalarımızı, kırgınlıklarımızı… Belki de ilk defa gerçekten dinledik birbirimizi.
Ama bazı yaralar vardı ki; ne kadar konuşsak da kapanmıyordu. Sabah olduğunda kararımızı verdik: Bir süre ayrı kalacaktık.
Çocuklara anlatmak en zoru oldu. Zeynep ağladı, oğlum Murat sessizce odasına çekildi.
Evdeki tek tava hâlâ mutfakta duruyor ama artık iki kişi için değil… Herkes kendi yoluna gidiyor şimdi.
Bazen düşünüyorum: Acaba daha önce konuşsaydık her şey farklı olur muydu? Yoksa bazı ilişkiler gerçekten tükenmeye mi mahkûm?