Bir Altanın Gölgesinde: Aile, Sırlar ve Sessiz Çığlıklar

“No ve şimdi ne olacak?!” diye bağırdım, salonun ortasında öylece dikilirken. Sesim titriyordu, öfkemin ve çaresizliğimin birleşiminden. Gözlerim, yeni taşındığımız evin duvarlarında bir cevap arar gibi dolaştı. Yine mi? Üçüncü kez bu ay! Daha ne kadar dayanabilirim ki? Kanepede, yastıklara gömülmüş halde oturan eşim Tolga, elinde telefonuyla bana bile bakmadan, “Abartıyorsun Kinga, annem zaten birkaç haftalığına gelecek,” dedi. Sanki bu evde ben yokmuşum gibi, sanki bu evin huzuru sadece onun ailesine aitmiş gibi…

O an içimde bir şeyler koptu. Altanımızı ilk gördüğümde hissettiğim o umut dolu heyecan, şimdi yerini boğucu bir sıkışmışlığa bırakmıştı. Kayınvalidem Şükran Hanım’ın o günkü sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Ne güzel, ferah bir altan yapmışsınız! Petek’le yazın iki ay burada dinleniriz artık!” Oysa ben, bu evi Tolga’yla yeni bir başlangıç için seçmiştim. Kendi ailemden uzakta, İstanbul’un karmaşasından kaçıp İzmit’in bu sessiz mahallesinde huzur bulacağımı sanmıştım. Ama huzur dediğin şey, bazen en yakınındakilerin gölgesinde kayboluyormuş.

Tolga’nın annesiyle ilişkisi hep garipti. Şükran Hanım, oğlunu bırakmaya hiç niyetli değildi. Her fırsatta evimize gelip düzenimizi alt üst ediyor, bana daima eksik olduğumu hissettiriyordu. “Kızım, şu perdeleri niye böyle astın? Ben olsam şöyle yapardım,” derken aslında bana ‘Sen yapamazsın’ diyordu. Tolga ise hep annesinin tarafını tutuyor, benim hislerimi küçümsüyordu.

Bir akşam, mutfakta bulaşık yıkarken Petek yanıma geldi. “Kinga abla, annem diyor ki senin yemeklerin biraz tuzsuzmuş,” dedi utangaçça. O an ellerimden tabak kayıp yere düştü. Kırıkların sesi mutfağı doldurdu. Şükran Hanım hemen koştu: “Aman kızım, dikkat et! Zaten bu mutfağa alışamadın gitti.” İçimdeki öfkeyi yutmak zorunda kaldım. Çünkü Tolga yine yoktu; işten geç gelmiş, televizyonun karşısında uyuyakalmıştı.

Geceleri uyuyamaz oldum. Tavanı izlerken kendi kendime sorular soruyordum: Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım? Ne zaman kendi evimde yabancı oldum? Annemi aramak istedim ama biliyordum ki o da bana ‘Sabret kızım, evlilik böyle şeyler’ diyecekti. Herkes sabretmemi istiyordu ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

Bir gün dayanamadım. Tolga işten gelir gelmez karşısına dikildim: “Tolga, ben bu şekilde yaşayamam! Annenin her gelişinde kendimi değersiz hissediyorum. Sen de beni hiç anlamıyorsun.” Tolga ise gözlerini kaçırarak, “Abartıyorsun Kinga. Annem yaşlı kadın, biraz ilgilenmek lazım,” dedi. O an anladım ki; ben bu evde sadece bir misafirdim.

Şükran Hanım’ın yaz tatili için eşyalarını getirdiği gün, içimdeki fırtına daha da büyüdü. Bahçede otururken bana dönüp şöyle dedi: “Kızım, Tolga çocukluğundan beri hassastır. Onu üzme olur mu?” Oysa ben de hassastım; ben de üzülüyordum ama kimse bunu görmek istemiyordu.

Bir gece, altanda tek başıma otururken komşumuz Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce sordu: “Kinga kızım, iyi misin?” Gözlerim doldu; anlatmak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Sadece başımı salladım. Ayşe Hanım elimi tuttu: “Bak kızım, kadın olmak kolay değil bu memlekette. Ama kendi sesini kaybedersen bir gün tamamen susarsın.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Kendi sesimi ne zaman kaybetmiştim? Evliliğimde mi? Yoksa çocukluğumda mı? Annemin babama boyun eğişini izlerken mi başlamıştı her şey? Belki de toplumun kadınlardan hep susmasını beklediği o anlarda…

Bir sabah Şükran Hanım yine mutfağa girdi: “Kahvaltıyı hazırladın mı kızım?” Sesi sabırsızdı. Dayanamadım: “Hazırlamadım Şükran Hanım. Bugün kendiniz hazırlayın lütfen.” O an yüzündeki şaşkınlık ifadesini asla unutamam. Tolga ise gazeteden başını kaldırıp bana baktı: “Ne oluyor Kinga?”

“Hiçbir şey olmuyor Tolga! Sadece yoruldum! Herkesin benden bir şey beklemesinden yoruldum!” dedim gözyaşlarımı tutamadan.

O gün ilk defa kendi sınırlarımı çizdim. Şükran Hanım sessizce odasına çekildi. Tolga ise bana saatlerce küs kaldı. Ama ben ilk defa kendimi biraz olsun özgür hissettim.

Günler geçtikçe evdeki hava değişti. Şükran Hanım daha az karışmaya başladı; Petek ise bana daha çok yaklaşır oldu. Tolga ile aramızda hâlâ mesafeler vardı ama en azından artık duygularımı saklamıyordum.

Bir akşam altanda otururken kendi kendime sordum: “Acaba kadınlar olarak ne zaman kendi hayatımızın sahibi olacağız? Ne zaman herkesin beklentilerinden sıyrılıp gerçekten kendimiz olabileceğiz?”

Sizce de bazen en yakınlarımızın gölgesinde kaybolmuyor muyuz? Yoksa bu gölgelerden çıkmak için cesaret etmek mi gerekiyor?