Sadece Bir Anne: Hayallerim ve Gerçeklerim Arasında Sıkışıp Kaldım

“Anne, neden yine geç kaldın? Herkesin annesi okuldan alıyor, sen hep iştesin!” Elif’in sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken içimde bir yara gibi yankılandı. O an, elimdeki bardağı tezgâha bırakırken gözlerim doldu. Mert ise odasında bilgisayar başında, kulaklığını takmış, dünyadan kopmuştu. Ben ise mutfakta, akşam yemeğini yetiştirmeye çalışıyordum.

Kendimi bildim bileli hep başkaları için yaşadım. Önce annem-babam için, sonra eşim için, şimdi de çocuklarım için… Ama ben kimim? Benim adım Zeynep. Kırk yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı bir evde yaşıyorum. Eşim Cemal, üç yıl önce başka bir kadına âşık olup bizi terk ettiğinden beri her şey bana kaldı. O günden beri hem anne hem baba oldum. Sabahları çocukları okula hazırlayıp, ardından tekstil atölyesine koşuyorum. Akşam eve döndüğümde ise yorgunluktan ayakta zor duruyorum ama yine de yemek, temizlik, ödev derken geceyi buluyorum.

Elif’in bana sitem ettiği o akşam, içimde bir şeyler kırıldı. “Kızım,” dedim titrek bir sesle, “Ben de isterdim seni okuldan almayı. Ama çalışmazsam nasıl geçiniriz?” Elif gözlerini kaçırdı, dudaklarını büküp odasına gitti. O an kendimi öyle yalnız hissettim ki… Sanki bu evde sadece yemek yapan, temizlik yapan bir robot gibiydim. Kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

Bir gece, çocuklar uyuduktan sonra eski fotoğrafları karıştırdım. Üniversite yıllarında çekilmiş bir fotoğraf çıktı karşıma. Saçlarım rüzgârda savrulmuş, gözlerim umutla parlıyordu. O zamanlar ressam olmak isterdim. Hatta Kadıköy’de küçük bir atölyede resim kursuna gitmiştim. Sonra Cemal’le tanıştım, âşık oldum, evlendik… Hayallerimi erteledim. “Çocuklar büyüsün, ben de kendime vakit ayırırım,” dedim hep. Ama hayat öyle hızlı geçti ki…

Bir gün işten eve dönerken komşum Ayşe Abla’yla karşılaştım. “Zeynep, sen hiç kendine bakmıyorsun kızım,” dedi. “Biraz da kendin için yaşa.” Gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. Kendime bakmak mı? En son ne zaman aynaya bakıp kendimi güzel hissettim hatırlamıyorum bile.

Bir akşam Elif’in odasından ağlama sesleri geldi. Kapıyı tıklattım: “Kızım, iyi misin?” Elif başını yastığa gömmüş ağlıyordu. “Kimse beni anlamıyor anne! Sen de anlamıyorsun!” dedi hıçkırarak. Yanına oturdum, saçlarını okşadım: “Biliyorum kızım, bazen ben de kimse tarafından anlaşılmadığımı hissediyorum.” O an göz göze geldik; ilk defa annesiyle değil de başka bir kadınla konuşuyormuş gibi baktı bana.

O gece sabaha kadar düşündüm: Ben sadece anne miyim? Kadınlığımı, hayallerimi nereye gömdüm? Ertesi gün cesaretimi topladım ve iş çıkışı Kadıköy’deki eski atölyeye uğradım. Kapıdan içeri girerken kalbim deli gibi çarpıyordu. İçeride gençler resim yapıyordu; hoca beni görünce gülümsedi: “Buyurun?”

“Ben… Yıllar önce burada kursa gelmiştim,” dedim utangaçça. “Acaba tekrar başlayabilir miyim?” Hoca başını salladı: “Tabii ki! Sanatın yaşı yok.” O an gözlerim doldu; yıllardır ilk defa kendim için bir şey yapıyordum.

İlk dersime gittiğim akşam eve geç kaldım. Elif ve Mert sofrayı hazırlamışlardı; şaşkınlıkla bana baktılar. “Anne, neredeydin?” dedi Mert. “Resim kursuna başladım,” dedim heyecanla ama suçluluk da vardı içimde. Elif kaşlarını çattı: “Bize mi vakit ayıramayacaksın artık?”

O an içimde fırtınalar koptu: Bir yanda çocuklarımın ihtiyaçları, diğer yanda kendi varlığımı hissetme isteğim… “Bazen insanın kendine de vakit ayırması gerekir,” dedim sessizce.

Günler geçtikçe evdeki hava değişti. Elif daha çok içine kapandı; Mert ise bana daha çok sokulmaya başladı. Bir akşam Elif’le tartıştık: “Sen de babam gibi bizi bırakıp gidecek misin?” dedi gözleri dolu dolu. O an içimdeki suçluluk büyüdü; ama aynı zamanda öfkelendim de: “Ben sizi asla bırakmam! Ama ben de insanım Elif! Benim de hayallerim var!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Anneliğin kutsallığıyla kadınlığın ağırlığı arasında eziliyordum. Ertesi gün iş yerinde Ayşe Abla’ya anlattım: “Çocuklar anlamıyor beni… Sanki sadece onların annesiyim; başka hiçbir şey değil.” Ayşe Abla elimi tuttu: “Zeynep, çocuklar büyüyünce seni daha iyi anlayacaklar. Şimdi zor ama vazgeçme.”

Bir gün Elif’in defterini toplarken bir şiir buldum:

“Annemin elleri soğuk,
Gözleri uzaklarda,
Beni seviyor mu bilmiyorum,
Yoksa sadece alışkanlık mı?”

O an ağladım; kızımın içindeki yalnızlığı hissettim. Akşam ona sarıldım: “Seni çok seviyorum Elif,” dedim gözyaşlarımla. O da bana sarıldı; belki ilk defa gerçekten birbirimizi anladık.

Aylar geçti; resimlerim sergide yer aldı. Çocuklar da alıştı bu yeni düzene; hatta bazen birlikte resim yaptık evde. Elif bana bir gün şöyle dedi: “Anne, sen mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz.” O an anladım ki; annelik sadece fedakârlık değilmiş, bazen kendi mutluluğunu da aramak gerekirmiş.

Şimdi bazen aynaya bakıp gülümsüyorum; saçlarımda beyazlar var ama gözlerimde yeniden umut parlıyor.

Peki sizce bir kadın sadece anne midir? Yoksa hayalleriyle var olmayı hak etmez mi? Siz hiç kendinizi kaybettiğiniz oldu mu?