Birlikte Yaşamak İstemeyen Kalpler: Bir Türk Gencinin İçsel Mücadelesi

“Bunu bana nasıl yaparsın, Elif?” dedim, sesim titreyerek. Gözlerimin içine bakmaktan kaçındı, elleriyle saçlarını oynadı. Annemin mutfaktan gelen çay kaşığı sesiyle içimdeki fırtına daha da büyüdü. O an, hayatımın en önemli kararını vermek üzere olduğumu biliyordum. Elif’le altı aydır beraberdik ve ona birlikte yaşama teklifinde bulunmuştum. Beklediğim romantik bir evet yerine, “Henüz hazır değilim, Baran,” dedi. “Daha çok erken.”

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim umutlarım, hayallerim bir anda yere döküldü. “Neden?” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı. “Beni sevmiyor musun?”

Elif gözlerini kaçırdı. “Baran, seviyorum… Ama ailem… Annem duyarsa çıldırır. Babam zaten bana zor güveniyor. Hem… Biz daha altı aydır birlikteyiz. Herkes ne der?”

O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Türkiye’de genç olmak, hele ki aileden bağımsız bir hayat kurmak ne kadar zordu! Annemle babamın bana yıllardır anlattığı o geleneksel hikâyeler, mahalle baskısı, komşu teyzelerin dedikoduları… Hepsi bir anda üzerime çöktü.

O gece eve döndüğümde annem salonda oturuyordu. Yüzüme dikkatlice baktı. “Bir derdin mi var oğlum?” dedi. “Yok anne,” dedim ama sesimden anlamıştı zaten. “Elif’le mi tartıştınız?”

Bir an sustum. Anneme her şeyi anlatmak istedim ama biliyordum ki, onun da vereceği cevap belliydi: “Kız tarafı kolay kolay evden çıkmaz oğlum, hele ki evlenmeden asla.”

Ertesi gün Elif’le buluştuğumda içimdeki kırgınlık hâlâ tazeydi. “Elif,” dedim, “Biz ne zaman kendi hayatımızı yaşayacağız? Hep ailelerimizin istediği gibi mi davranacağız?”

Elif gözyaşlarını tutamadı. “Baran, ben de isterdim ama… Annem geçen gün bile ‘Sakın ha, bir erkekle aynı evde yaşadığını duyarsam seni kapıdan içeri almam’ dedi. Ben ne yapabilirim?”

Birlikte yaşamak, Batı’da olduğu gibi burada da kolay olsaydı keşke… Ama burada her şey başkaydı. Birlikte yaşamak demek, aileden kopmak demekti; mahalle baskısına göğüs germek demekti; belki de sevdiklerinden vazgeçmek demekti.

O günlerde babamla da konuştum. “Oğlum,” dedi babam, “Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu. Kız tarafı evlenmeden eve çıkmazdı. Sen de sabret biraz.”

Ama ben sabretmek istemiyordum. Kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Elif’le birlikte uyanmak, ona kahvaltı hazırlamak, akşam işten dönerken ona çiçek almak istiyordum.

Bir akşam Elif’le sahilde yürürken konu yine açıldı. “Baran,” dedi Elif, “Seni seviyorum ama ailemi kaybetmekten korkuyorum.”

“Peki ya beni kaybetmekten korkmuyor musun?” dedim.

Elif sustu. Gözleri doldu. O an anladım ki; bu ülkede genç olmak, sadece kendin için değil, aileni de mutlu etmek için yaşamak demekti.

Günler geçtikçe aramızdaki mesafe büyüdü. Elif’in annesi onu daha sık aramaya başladı; ben ise evde annemle babamın bakışlarından kaçmaya çalışıyordum.

Bir gün Elif aradı. Sesi titriyordu: “Baran, annem bizim birlikte yaşamak istediğimizi duymuş. Beni eve kilitledi neredeyse.”

O an içimdeki öfke patladı: “Bu bizim hayatımız Elif! Ne zamana kadar başkalarının kurallarına göre yaşayacağız?”

Ama Elif’in cevabı kısa ve netti: “Ben ailemi kaybedemem Baran.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binlerce soru vardı: Aşk mı önemliydi yoksa aile mi? Toplumun kuralları mı yoksa kendi mutluluğumuz mu?

Bir hafta sonra Elif’ten bir mesaj geldi: “Baran, seni çok seviyorum ama bu baskıya daha fazla dayanamayacağım. Ayrılmamız en doğrusu.”

Dünya başıma yıkıldı o an. Altı ay boyunca kurduğum hayaller bir anda yok oldu. Anneme anlattığımda gözleri doldu: “Oğlum, belki de hayırlısı budur,” dedi.

Ama ben hâlâ kendime soruyorum: Neden kendi hayatımızı yaşayamıyoruz? Neden ailelerimizin ve toplumun kurallarına uymak zorundayız? Sizce aşk mı kazanmalı yoksa gelenekler mi?