Giden Sen, Doğan Ben: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yine mi olmadı, Kasım?” diye sordu annem, gözlerinde hem merak hem de o tanıdık hayal kırıklığıyla. Cevap veremedim. Sadece başımı eğip, mutfakta kaynayan tencereye odaklandım. Zeynep’in sesi arkamdan yankılandı: “Belki de doktora başka bir şehirde gitmelisin abla. Buradakiler anlamıyor.”

O an içimdeki boşluk bir kez daha büyüdü. Beş yıl oldu evleneli. Her ay umutla bekledim, her ay hayal kırıklığıyla yıkıldım. Eşim Murat, başlarda yanımdaydı. Birlikte doktorlara gittik, tahliller yaptırdık. Ama zaman geçtikçe onun sabrı azaldı, bakışları değişti. Artık göz göze geldiğimizde, aramızda görünmez bir duvar vardı.

O gün de sofrayı hazırlarken Murat kapıdan içeri girdi. Yorgun ve suskun. “Yemek hazır mı?” dedi kısık bir sesle. “Hazır,” dedim. Masaya oturduk. Benim ellerim titriyordu, o ise çorbasını karıştırıyordu sessizce.

“Bugün annem aradı,” dedi birden. “Ne dedi?” diye sordum. “Torun istiyorlar,” dedi, gözlerini kaçırarak. “Herkesin çocuğu oldu, bizim neden olmuyor diyorlar.”

İçimde bir şeyler koptu o an. Sanki suçluymuşum gibi hissettim. Oysa ben de istiyordum anne olmayı, hem de her şeyden çok. Ama olmuyordu işte…

O gece Murat’la ilk defa kavga ettik. “Belki de sorun bendedir!” diye bağırdım. O ise sessizce odadan çıktı, kapıyı yüzüme kapattı. O an anladım ki yalnızdım artık.

Geceleri uykusuz geçirmeye başladım. Annemin duaları, komşuların fısıltıları, kayınvalidemin imalı bakışları… Her şey üstüme geliyordu. Bir gün pazarda eski sınıf arkadaşım Elif’le karşılaştım. Yanında iki çocuğu vardı. “Senin yok mu hala?” diye sordu gülerek. Gözlerim doldu ama belli etmedim.

Eve döndüğümde Murat yine yoktu. Telefonunu aradım, açmadı. Gece yarısı geldiğinde yüzünde yabancı bir ifade vardı. “Böyle devam edemem,” dedi kısaca. “Ne demek istiyorsun?” dedim korkuyla.

“Belki de ayrılmalıyız,” dedi soğukça. “Ben baba olmak istiyorum.”

Dünya başıma yıkıldı o an. Onca yılın emeği, sevgisi bir anda silindi sanki. O gece sabaha kadar ağladım. Sabah Murat eşyalarını toplamıştı bile.

Ailem bana destek olmaya çalıştı ama onların da sabrı sınırlıydı. Babam, “Kızım, belki de kaderin budur,” dedi. Annem ise sürekli dua ediyordu.

Bir süre sonra kasabada hakkımda dedikodular başladı. “Kısırmış,” diyorlardı arkamdan. Pazara gitmeye utanır oldum. Evde günlerce perdeleri kapalı oturdum.

Bir gün Zeynep geldi yanıma. “Abla,” dedi elimi tutarak, “Hayat sadece çocuk sahibi olmaktan ibaret değil ki! Senin başka hayallerin yok mu?”

O an düşündüm… Evet, çocuk sahibi olmayı çok istemiştim ama ben kimdim? Ne isterdim? Üniversitede resim yapmayı çok severdim mesela… Yıllardır elime fırça almamıştım.

Zeynep’in ısrarıyla eski boyalarımı buldum, bir tuval aldık birlikte. İlk başta ellerim titredi ama sonra renkler içimdeki acıyı hafifletti sanki.

Aylar geçti… Murat başka biriyle evlenmişti bile. Onun düğün haberini duyduğumda kalbim yine sızladı ama bu defa ağlamadım.

Resimlerim kasabada ilgi çekmeye başladı. Bir gün belediyeden biri geldi ve sergi açmamı teklif etti. İlk sergimde insanlar tablolarımı izlerken gözlerindeki hayranlığı gördüm.

Bir kadın yanıma gelip, “Senin hikayeni duydum,” dedi sessizce. “Ben de senin gibiyim… Yalnız değilmişim demek.”

O an anladım ki acımı paylaşınca hafifliyormuşum.

Yıllar sonra şimdi geriye bakınca düşünüyorum: Hayat bana anne olmayı vermedi belki ama başka bir doğuş verdi… Kendimi buldum, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim.

Bazen geceleri hâlâ sessizliği dinliyorum ve kendi kendime soruyorum: Acaba Murat’la kalsaydım daha mı mutlu olurdum? Yoksa gerçek mutluluk insanın kendini bulmasında mı saklı? Sizce hangisi?