Kumda Üç Şey: Zeynep’in Kıyısında
“Zeynep, nereye gidiyorsun?!” Annemin sesi, mutfağın kapısından yankılandı. Elimde eski bir sırt çantası, gözlerim dolu dolu, kapıdan çıkarken dönüp bakmadım bile. O an, içimde bir şey koptu. Sanki yıllardır üzerime örttükleri o ağır yorganı bir kenara fırlatmıştım. Sadece üç şey aldım yanıma: babamdan kalan eski bir fotoğraf, defterim ve deniz kabuğu kolyem.
O sabah Trabzon’un puslu havasında, otobüs terminaline yürürken ayaklarım titriyordu. Annemle son tartışmamız hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Zeynep, bu evde herkesin bir görevi var! Senin de!” Oysa ben, yıllardır başkalarının hayatını yaşadığımı hissediyordum. Babam öldüğünden beri annem bana hem kız kardeşim Elif’in hem de kendisinin yükünü yüklemişti. Elif’in epilepsisi vardı; annem çalışırken ona ben bakıyordum. Üniversite hayallerim, İstanbul’da okumak, hepsi bir kenara itilmişti.
Otobüs camından dışarı bakarken içimdeki suçluluk duygusu boğazımı sıkıyordu. Elif’in bana ihtiyacı vardı, biliyordum. Ama ya benim kendime ihtiyacım varsa? İnsan sadece başkaları için mi yaşar? Bu sorular kafamı kemirirken, Karadeniz’in tuzlu kokusu burnuma doldu. Sürmene’ye vardığımda, denizle aramda sadece birkaç adım kalmıştı.
Kumsala oturdum. Çantamdan babamın fotoğrafını çıkardım. Gözleriyle bana hep cesaret vermişti; “Kızım, hayat senin” derdi. Ama o öldükten sonra annem her şeyi kontrol etmeye başlamıştı. Bir keresinde ona “Ben de insanım anne!” diye bağırmıştım. O ise “Senin insanlığın Elif’e annelik etmekten geçiyor!” demişti. O cümle içime işlemişti.
Yanıma yaşlı bir kadın oturdu. Saçları bembeyazdı, elleri denizden çıkmış gibi tuzlu ve buruşuktu. “Kızım, neden ağlıyorsun?” dedi yumuşak bir sesle.
“Evden kaçtım,” dedim titrek bir sesle.
Kadın gülümsedi: “Kaçmak bazen kalmak kadar cesaret ister.”
O an içimdeki düğüm biraz gevşedi. Kadına babamı, Elif’i, annemi anlattım. O ise bana kendi gençliğini anlattı: “Ben de bir zamanlar kaçtım. Ama sonra anladım ki, insan nereye giderse gitsin, kendini yanında taşır.”
O gece sahilde uyudum. Yıldızlar altında, dalgaların sesiyle ilk defa huzur buldum. Sabah olduğunda telefonumda onlarca cevapsız arama vardı: Annem, Elif, komşular… Bir mesajda annem yazmıştı: “Zeynep, dön ne olur! Elif seni soruyor.”
Bir an geri dönmeyi düşündüm. Ama sonra defterimi açıp yazmaya başladım:
“Ben kimim? Kimin için yaşıyorum? Kendi hayatımı seçmeye hakkım var mı?”
Günler geçti. Sahilde balıkçılarla sohbet ettim, yaşlı kadınla çay içtim, defterime sayfalarca yazdım. Her gün biraz daha kendimi buluyordum. Ama suçluluk duygusu yakamı bırakmıyordu.
Bir akşamüstü telefonum çaldı. Elif’ti.
“Ablacığım… Neredesin? Annem çok ağlıyor.”
“Elif… Ben… Sadece biraz nefes almam gerekiyordu.”
“Biliyorum abla,” dedi sessizce. “Ama ben sensiz korkuyorum.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Kardeşimin sesiyle içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Ona söz verdim: “Döneceğim Elif. Ama önce annemle konuşmam lazım.”
Ertesi sabah eve döndüm. Annem kapıda bekliyordu; gözleri şişmişti.
“Neden yaptın Zeynep?” dedi hıçkırarak.
“Anne… Ben de varım bu hayatta! Sadece Elif’in ablası değilim, senin kızın değilim; ben Zeynep’im! Kendi hayallerim var!”
Annem ilk defa sustu. Sonra yavaşça yanıma geldi, ellerimi tuttu.
“Biliyorum kızım… Ama ben de korkuyorum. Sensiz ne yaparım diye…”
O an anladım ki, annem de benim kadar yalnız ve çaresizdi. Ona sarıldım.
O günden sonra her şey değişmedi belki ama konuşmaya başladık. Annem bana biraz alan tanıdı; Elif’in bakımında komşular yardım etmeye başladı. Ben de üniversite sınavına tekrar hazırlandım.
Şimdi bazen o sahile gidiyorum; üç şeyimi yanıma alıp oturuyorum ve düşünüyorum: Hayatımızı seçmek bencillik mi? Yoksa gerçek sevgi kendimize de şefkat göstermekten mi geçiyor?
Siz olsanız ne yapardınız? Aileniz için kendi hayallerinizden vazgeçer miydiniz?