Otuz Yıl Sonra Kapımı Çalan Adam: Babamı Affedebilir miyim?
“Seninle konuşmam lazım, Oğuz,” dedi annem, sesi titreyerek. Akşam yemeği masasının başında, çatalımı tabağa bırakırken gözlerimin içine bakıyordu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sekiz yaşındaydım ve babamın o gece eve gelmeyeceğini, hatta belki de bir daha asla gelmeyeceğini anlamıştım.
Babam, Mahmut, o gece kapıdan çıkarken arkasına bile bakmamıştı. Annem ağlamıştı; ben ise anlam veremediğim bir öfkeyle odama kapanmıştım. O günden sonra hayatımızda bir eksiklik vardı. Annem iki işte çalıştı, ben ise okulda hep sessiz, içine kapanık bir çocuk oldum. Arkadaşlarım babalarıyla top oynarken ben camdan dışarı bakardım. Herkesin babası vardı, benimkisi ise başka bir hayatı seçmişti.
Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Hayat bana kolay davranmadı ama annemin emeğini boşa çıkarmamak için çok çalıştım. Mezun olduktan sonra büyük bir şirkette işe başladım. Kısa sürede yükseldim; 38 yaşımda genel müdür yardımcısı oldum. Lüks bir arabam, Boğaz’a bakan bir evim vardı. İnsanlar bana imrenerek bakıyordu. Ama geceleri yalnız kaldığımda, içimde hâlâ o sekiz yaşındaki çocuğun boşluğu vardı.
Bir gün ofisteyken sekreterim aradı: “Oğuz Bey, sizi görmek isteyen biri var. İsmini Mahmut olarak söyledi.” O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Otuz yıl sonra babam karşıma çıkmıştı. Ellerim titreyerek kapıya yöneldim.
Babam yaşlanmıştı; saçları bembeyaz, gözleri yorgundu. Yüzünde pişmanlıkla karışık bir umut vardı. “Oğlum…” dedi kısık sesle. İçimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. “Oğlum deme bana! Otuz yıl neredeydin?” diye bağırdım istemsizce.
Ofisteki herkesin bakışlarını üzerimde hissettim ama umurumda değildi. Babam başını eğdi, “Haklısın,” dedi. “Sana anlatacaklarım var.”
Onu dinlemek istemiyordum ama içimdeki çocuk hâlâ babasını görmek istiyordu. “Beş dakikan var,” dedim soğukça.
Babam anlatmaya başladı: “O zamanlar çok gençtim, oğlum. Sorumluluklardan kaçtım. Başka bir şehirde yeni bir aile kurdum ama hiçbir zaman sizi unutmadım.”
Sözleri içimi daha da acıttı. “Bizi unutmadın mı? Annem yıllarca senin yokluğunda perişan oldu! Ben babasız büyüdüm!”
Gözleri doldu, “Biliyorum… Affedilmeyi hak etmiyorum ama seni görmek istedim,” dedi.
O an ne yapacağımı bilemedim. İçimdeki öfke ile özlem savaşıyordu. Babamı kovmak istedim ama aynı zamanda ona sarılmak da istiyordum.
O günün akşamı annemi aradım. “Anne, babam geldi,” dedim titrek bir sesle.
Annem sustu bir süre. Sonra yorgun bir sesle, “Oğlum, affetmek kolay değil ama öfkeyle yaşamak da zor,” dedi.
Ertesi gün babam tekrar geldi. Bu sefer onu Boğaz’da bir çay bahçesine götürdüm. Konuştuk; bana yeni ailesinden bahsetti, pişmanlıklarından söz etti. “Seninle gurur duyuyorum,” dedi gözleri dolarak.
“Gurur mu? Hiçbir başarımı seninle paylaşamadım ki!” dedim öfkeyle.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra babam cebinden eski bir fotoğraf çıkardı; ben sekiz yaşındayken çekilmiş bir fotoğrafımızdı. “Bu fotoğraf hep cüzdanımdaydı,” dedi.
O an gözyaşlarımı tutamadım. İçimdeki kırgınlıkla birlikte yılların özlemi de döküldü gözlerimden.
Babamla görüşmelerimiz devam etti ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ona sarılmak istesem de aramızda görünmez bir duvar vardı. Annemle de bu konuyu sık sık konuştuk; o da hâlâ kırgındı ama bana destek olmaya çalışıyordu.
Bir gün babam hastalandı; hastaneye kaldırıldı. Yanına gittiğimde elimi tuttu ve “Sana layık bir baba olamadım ama seni hep sevdim,” dedi zayıf bir sesle.
O an içimdeki tüm öfke dağıldı sanki. Babamı affetmek istedim ama geçmişi silmek mümkün değildi.
Babam birkaç hafta sonra vefat etti. Cenazesinde ağladım; hem kaybettiğim yıllara hem de ona doyamadığım için…
Şimdi Boğaz’a bakan evimde yalnız başıma otururken düşünüyorum: Affetmek mi daha zor, yoksa affedememek mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Babasını terk eden bir adamı affedebilir miydiniz?