Bir Kadının İki Ateş Arasında: Annem mi, Eşim mi?
“Yine mi aradı?” diye sordu Emre, gözlerini kaçırarak. Telefonun ekranında Gülten Hanım’ın adı titrek bir ışık gibi yanıp sönüyordu. İçimde bir öfke dalgası yükseldi, ama sustum. Çünkü biliyordum; bu tartışmanın kazananı asla ben olmayacaktım.
Evliliğimizin ilk haftasından beri, Emre’nin annesiyle olan bağı hep aramızda görünmez bir duvar gibi durdu. Gülten Hanım, oğlunu her gün arar, ne yediğini, ne giydiğini, hatta hangi deterjanı kullandığımı bile sorardı. Bir keresinde, “Kızım, Emre’nin gömleklerini 40 derecede yıkama, hassas teni var,” demişti. O an içimden geçenleri anlatmaya kelimeler yetmez. Benim annem ise uzakta, başka bir şehirdeydi; arada bir arar, “Mutlu musun?” diye sorar, cevabımı beklemeden kapatırdı.
Bir akşam, Emre işten yorgun geldiğinde sofrayı hazırlamıştım. Tam oturacakken telefonu çaldı. Gülten Hanım’dı yine. “Oğlum, akşam yemeğini yedin mi? Bak, sakın dışarıdan bir şeyler söylemeyin, ben sana dolma gönderdim,” dedi. Emre gözlerimin içine bakmadan, “Tamam anneciğim,” dedi ve telefonu kapattıktan sonra bana döndü: “Annem üzülmesin, dolmayı açalım mı?”
O an içimde bir şeyler koptu. “Peki ya ben? Benim hazırladıklarım?” dedim sessizce. Cevap vermedi. O gece ilk defa ağladım evimizde. Yastığa yüzümü gömdüm, sesimi duymasın diye dişlerimi sıktım.
Zaman geçtikçe bu durum daha da kötüleşti. Her hafta sonu Gülten Hanım’a gitmek zorundaydık. Benim ailem ise bayramdan bayrama ancak görebiliyordu bizi. Bir gün Emre’ye dayanamayıp sordum: “Neden hep annenin dediği oluyor? Bizim de bir hayatımız yok mu?”
Emre sustu önce. Sonra başını eğip fısıldadı: “Annem yalnız kaldı babamdan sonra… Onu üzmek istemiyorum.”
Ama ben de yalnızdım. Kendi evimde, kendi hayatımda yabancı gibi hissediyordum artık. Arkadaşlarım birer birer uzaklaştı; çünkü her daveti reddetmek zorunda kalıyordum: “Kayınvalidem bekliyor,” diyordum utana sıkıla.
Bir gün annem aradı: “Kızım, iyi misin? Sesin solgun geliyor.” Dayanamadım, ağlamaya başladım telefonda. Annem sustu uzun süre; sonra sadece şunu dedi: “Kendini kaybetme kızım.”
O gece Emre’ye her şeyi anlattım. “Ben bu evde misafirim gibi hissediyorum! Senin annenle yarışamam Emre! Ama ben de senin karınım!” dedim gözyaşları içinde. Emre ilk defa bana sarıldı ve sessizce ağladı. “Bilmiyorum ne yapacağımı,” dedi.
Bir hafta sonra Gülten Hanım bizi yemeğe çağırdı. Masada yine o bitmek bilmeyen eleştiriler: “Emre zayıflamışsın oğlum, kızım sen iyi bakamıyor musun?” Bir anda patladım: “Gülten Hanım, ben elimden geleni yapıyorum ama bazen sizin müdahaleleriniz beni çok yoruyor,” dedim titreyen sesimle.
O an masada buz gibi bir sessizlik oldu. Gülten Hanım gözlerini devirdi: “Ben oğlumun iyiliğini düşünüyorum!” dedi yüksek sesle.
Emre ise başını önüne eğdi; ne beni savundu ne de annesine karşı çıktı.
Eve dönerken arabada sessizlik vardı. Sonunda Emre konuştu: “Belki de annemi biraz kırdık.”
“Peki ya ben? Ben hiç kırılmadım mı?” dedim.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimde bir boşluk vardı; ne Emre’ye ne de Gülten Hanım’a ulaşabiliyordum artık.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. “Ben kimim?” dedim kendi kendime. “Birinin karısı mıyım sadece? Yoksa kendi hayatımı kurabilecek kadar güçlü müyüm?”
O gün iş yerinde arkadaşım Zeynep yanıma geldi: “Çok kötü görünüyorsun Elif, ne oldu?” Her şeyi anlattım ona; o da bana sarıldı: “Senin hayatın da önemli Elif… Kendini unutma.”
Akşam eve döndüğümde Emre salonda oturuyordu; elinde telefon, annesiyle konuşuyordu yine. Birden içimde bir cesaret buldum ve karşısına geçtim: “Emre, ya bizim ailemiz? Seninle ben? Hep annenin gölgesinde mi yaşayacağız?”
Emre sustu uzun süre; sonra ilk defa bana döndü ve dedi ki: “Bilmiyorum Elif… Annemi bırakamam.”
O an anladım ki; bazen en büyük savaşlarımızı en sevdiklerimizle veririz.
O gece valizimi topladım ve annemin yanına gittim. Kapıyı açtığında gözlerimden yaşlar süzülüyordu; annem beni kucakladı ve sadece şunu dedi: “Hoş geldin kızım.”
Şimdi burada, çocukluğumun odasında otururken düşünüyorum: Bir kadının kendi hayatını kurması neden bu kadar zor? Sevgiyle bağlı olduğumuz insanlar arasında sıkışıp kalmak kaderimiz mi? Yoksa kendi yolumuzu çizmek için cesaret bulabilir miyiz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz adamla aileniz arasında kalınca hangi yolu seçerdiniz?