Bir Kadının Kendi Evinde Yabancı Olması: Kaybolduğum ve Yeniden Doğduğum Yıllar

“Yine mi tuzunu fazla koydun Elif?” Nermin Hanım’ın sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki çorba kaşığı titredi. Emre ise salonda televizyonun sesini biraz daha açtı, duymamış gibi yaptı. İçimden geçenleri yutkunarak bastırdım: “Bir gün, bu evde kendi yemeğimi özgürce yapabileceğim mi?”

İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı bir apartman dairesinde yaşıyorduk. Evliliğimizin ilk yılında, Emre’nin işleri kötü gidince, kayınvalidem Nermin Hanım bizimle yaşamaya başladı. Başta kısa süreli olacağını düşünmüştüm. Ama aylar geçti, yıllara döndü. O evde, kendi evimde bir misafir gibi hissetmeye başladım.

Nermin Hanım, tipik bir Anadolu kadınıydı; otoriter, lafını esirgemeyen, her şeyin en doğrusunu bilen… Sabahları erkenden kalkar, mutfağı kendi düzenine göre toplar, benim yaptığım her şeye bir kulp bulurdu. “Kızım, Emre yumurtasını az pişmiş severdi, sen neden böyle yaptın?” “Çamaşırları böyle asarsan kırışır.” “Çocuğa bu kıyafet giydirilir mi?”

İlk zamanlar anlamaya çalıştım. Kendi annemi erken yaşta kaybettiğim için, belki bir anne sıcaklığı bulurum diye umut etmiştim. Ama her geçen gün daha çok yalnızlaştım. Emre ise arada kalmıştı; annesini üzmek istemiyor, bana da destek olamıyordu. Akşamları yatak odasında sessizce ağladığım çok oldu.

Bir gün, oğlum Deniz’in doğum günüydü. Pastayı kendim yapmak istedim. Nermin Hanım mutfağa girdiğinde, “Benim tarifimle yapsaydın daha güzel olurdu,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Anne, bu sefer ben yapmak istiyorum,” dedim titrek bir sesle. Gözleriyle beni süzdü: “Sen bilirsin.”

O gece Emre’yle tartıştık. “Neden hep annene hak veriyorsun? Ben bu evde ne zaman kendim olacağım?” dedim. Emre başını öne eğdi: “Zor durumda kaldı kadıncağız, biraz sabret.”

Sabretmek… Hep benden beklenen buydu. Kendi annemden kalan birkaç eşyamı bile salona koymama izin verilmemişti. “Burası bizim evimiz,” diyordu Nermin Hanım. Oysa ben her gün biraz daha siliniyordum.

Bir akşamüstü, Deniz ateşlendi. Telaşla hastaneye gitmek istedim ama Nermin Hanım, “Evde dinlensin, gereksiz panik yapma,” dedi. İçimdeki anne korkusu ve kayınvalidemin otoritesi arasında sıkışıp kaldım. Sonunda Emre’yi arayıp ağlayarak yardım istedim. O gece hastanede sabahladık; Deniz’in ciddi bir enfeksiyonu vardı. O an anladım ki, çocuğumun sağlığı için bile kendi kararımı savunamıyorsam, bu evde hiçbir şey bana ait değildi.

Ertesi sabah mutfakta Nermin Hanım’la yüzleştik.

– Elif, dün gece gereksiz telaş yaptın.
– Anne, ben Deniz’in annesiyim! Onun için en iyisini ben bilirim!

İlk defa sesimi yükselttim. Ellerim titriyordu ama gözlerimin içine bakmasını istedim. O an sessizlik oldu; yıllardır biriken öfkem ve kırgınlığım havada asılı kaldı.

O günden sonra değişmeye başladım. Kendi sınırlarımı çizmeye karar verdim. Emre’yle uzun uzun konuştuk. “Ya kendi evimizi kurarız ya da ben bu evde yok olurum,” dedim ona. Zor oldu; Emre annesini bırakmak istemedi ama sonunda benim de bir insan olduğumu, bir anne olduğumu kabul etti.

Küçük bir daire tuttuk. İlk gecemizde Deniz’le birlikte yere serdiğimiz yatakta uyuduk ama içimde tarifsiz bir huzur vardı. O sabah kahvaltı masasını kurarken, ilk defa kendi evimde özgürce nefes aldım.

Nermin Hanım’la ilişkimiz kolay düzelmedi. Zaman zaman aradı, sitem etti: “Beni yalnız bıraktınız.” Vicdan azabı duydum ama biliyordum ki, önce kendimi korumazsam kimseye faydam olmayacaktı.

Yıllar geçti; Deniz büyüdü, Emre’yle ilişkimiz güçlendi. Kendi ailemizi kurdukça geçmişin yaraları yavaşça iyileşti. Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu soruyorum:

Bir kadının kendi evinde yabancı olması ne kadar acı? Siz hiç kendi hayatınızda başkalarının gölgesinde kaybolduğunuzu hissettiniz mi?