Bir Bankta Başlayan Hayatımın Sessiz Çığlığı

“Neden buradasın, Okan?” diye sordum kendi kendime, ellerim cebimde, soğuktan uyuşmuş parmaklarımı hissetmeye çalışırken. Şubat ayının gri sabahında, Wola Parkı’ndaki bu bankta oturuyordum. Yazın burada çocuklar dondurma yer, gençler kahkahalarla tartışırdı; şimdi ise sadece rüzgarın uğultusu ve ayaklarımın altındaki donmuş toprağın sessizliği vardı.

Telefonumun ekranına baktım: Annemden yedi cevapsız çağrı. Babamdan bir mesaj: “Eve gel, konuşmamız lazım.” O evde konuşulanların neye benzediğini çok iyi biliyordum. Annemin gözyaşları, babamın öfkeli bakışları, ablam Zeynep’in sessizliği… Hepsi üstüme yıkılıyordu. İşsizliğimin üçüncü ayıydı. Üniversiteyi bitirdikten sonra umutla başladığım iş hayatı, ekonomik krizle birlikte bir anda altüst olmuştu. Her gün yeni bir iş başvurusu, her gün yeni bir red cevabı…

O sabah bankta otururken içimdeki boşluk büyüyordu. “Okan, oğlum, bu yaşta hâlâ ailene yük müsün?” Babamın sesi kulaklarımda çınladı. Annem ise her zamanki gibi arkamda durmaya çalışıyordu ama onun da sabrı tükeniyordu artık. “Bak oğlum, herkesin başına gelir böyle şeyler. Ama pes etme, tamam mı?” diyordu ama gözlerinde korkuyu görüyordum. Ablam Zeynep ise bana bakmaktan kaçınıyordu; sanki başarısızlığım onun da utancıydı.

Birden yanımdaki banka yaşlı bir adam oturdu. Üzerinde eski bir palto, elleri çatlamış ve yüzünde derin çizgiler vardı. Göz göze geldik. “Evlat, hava çok soğuk. Niye buradasın tek başına?” dedi.

Bir an cevap veremedim. Sonra içimdeki yükü dökmek ister gibi konuştum: “Evde kavga var amca. İşsizim, ailemle aram bozuk. Burada biraz nefes almak istedim.”

Adam başını salladı, gözleri uzaklara daldı. “Ben de zamanında çok oturdum böyle banklarda,” dedi. “İnsan bazen kaçacak yer arıyor ama nereye gidersen git, kendinden kaçamıyorsun.”

Sözleri içimi delip geçti. O an gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Adam cebinden küçük bir termos çıkardı, bana uzattı. “Çay içer misin?” dedi.

Titreyen ellerimle termosu aldım. Sıcaklık avuçlarımı ısıttı. Bir yudum aldım; çayın acılığı boğazımı yaktı ama içimde bir şeyleri de uyandırdı sanki.

Adam anlatmaya başladı: “Benim oğlum vardı senin yaşlarında. O da işsiz kaldı bir süre. Sonra gurur yaptı, eve gelmedi aylarca. Biz de anlamadık derdini… Şimdi olsa daha çok konuşurdum onunla, daha çok dinlerdim. Ama zaman geçti, şimdi o başka şehirde, ben burada tek başıma…”

Sözleriyle birlikte içimde bir pişmanlık dalgası yükseldi. Annemin sabaha kadar ağladığı geceler geldi aklıma; babamın sessizce balkonda sigara içtiği anlar… Ben sadece kendi acımı düşünürken onların da ne kadar kırıldığını fark etmemiştim.

Adam kalktı, bana döndü: “Evlat, bazen en büyük cesaret eve geri dönmektir. Konuşmak zordur ama susmak daha çok acıtır insanı.” Sonra ağır adımlarla uzaklaştı.

O an karar verdim: Eve dönecektim. Ama bu sefer susmayacaktım. Korkularımı, hayal kırıklıklarımı anlatacaktım aileme.

Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu. Gözleri şişmişti ama beni görünce hafifçe gülümsedi. Babam salonda oturuyordu; yüzünde alışık olduğum o sert ifade vardı.

“Neredeydin oğlum?” dedi babam, sesi titrek.

“Parktaydım baba,” dedim. “Düşünmem gerekiyordu.”

Bir an sessizlik oldu. Sonra annem dayanamayıp sarıldı bana.

“Okan, biz senin yanındayız,” dedi fısıltıyla.

Babam başını öne eğdi: “Ben de sana çok yüklendim belki… Ama oğlum, bu evde herkesin derdi var. Seninle konuşmak istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum bazen.”

İlk defa babamın da çaresizliğini gördüm o an.

Ablam Zeynep mutfaktan çıktı; elinde iki fincan çay vardı. Sessizce yanıma oturdu ve elimi tuttu.

O gece uzun uzun konuştuk ailecek. Herkes içindekini döktü; korkularımızı, umutlarımızı… Babam işsizliğin ne kadar zor olduğunu anlattı gençliğinde yaşadıklarından örnek vererek; annem ise aile olmanın sadece iyi günlerde değil, kötü günlerde de birbirine tutunmak olduğunu söyledi.

Ertesi sabah yeni bir iş başvurusu yaptım; bu kez umutsuz değildim çünkü yalnız olmadığımı biliyordum artık.

Şimdi hâlâ işsizim belki ama içimde bir umut var; ailemin desteğiyle yeniden ayağa kalkabileceğimi biliyorum.

Bazen düşünüyorum: Acaba kaç kişi şu an o parkta yalnızca nefes almak için oturuyor? Kaçımız kendi ailemize derdimizi anlatmaktan korkuyoruz? Siz hiç böyle hissettiniz mi?